Pages

30 Ağustos 2018 Perşembe

Ego Sum Qui Sum

Caspar David Friedrich - On Board A Sailing Ship
Çık.3:13 Musa şöyle karşılık verdi: "İsrailliler'e gidip, 'Beni size atalarınızın Tanrısı gönderdi' dersem, 'Adı nedir?' diye sorabilirler. O zaman ne diyeyim?"
Çık.3:14 Tanrı, "Ben Ben'im" dedi, "İsrailliler'e de ki, 'Beni size, Ben Ben'im diyen gönderdi.'     Tevrat - Eski Ahit - Mısır'dan Çıkış (3:13; 3:14)
Ben dünyaya fırlatılmış bir bilincim. Varoluşçular benim için özgürlüğüne mahkum biri diyorlar. Oysa ben sınırsız bir esaretten başka bir şey göremiyorum. Yoksa ben madalyonun öteki yüzünden mi bakıyorum? Bende bir irade var mı? Bir seçim yapabilir miyim?

Yaşamın Temsili
Dünyada insan saçılım gösteren parçacıkların hareketleri gibi davranır. Milyonlarca parçacığın durmadan birbirine çarparak hareket ettiğini düşünün. Bu parçaların etkileri bağımsız olabileceği gibi, bileşik de olabilir. Ayrıca bu etkiler asla standart değildir. Peki bu parçacıklar ile kastedilen nedir? Bu parçacıklar bir insanı belirli bir anda etkileyen bilinç dahili ve bilinçdışı her şeydir.

Birey, sürekli birbirine çarpan bu parçacıkların olduğu dünyaya fırlatılmıştır. Sürekli çarpışıp durduğu tüm o her şey; O'nu ve davranışlarını belirler. Yoksa mutlak bir determinizmden mi bahsediyoruz? İradesi olmayan bir insan var karşımızda. 

İlk önce genetiğimiz vardı. Her şeyden önce ve ilk başta genetik. Bu boylu, şu renk gözlü ve şu biçimlerde bir yüzle vs. vücut buldunuz. Sayılamayacak derecede tüm bu ayrıntılar sizin parçacık olarak fırlatıldığınız yaşamınızda gidiş yönünüzü belirleyecek. Uzun süredir dünyada oradan oraya çarpışarak yol alan parçacıklar zaten sizin aldığınız yöne göre sizi yorumlamayacaklar mı?! Siz siz olduktan sonra; buna göre değerlendirilirsiniz. Varoluşunuz kanıtlandıktan sonra şimdi özünüzün oluşmasına geldi sıra. Yaşadığınız şehrin iklimi, ailenizin eğitim seviyesi ve görgüsü; çocukluğunuzu ve gençliğinizi geçireceğiniz muhit; sonra yaşamınıza değecek tüm o insanlar özünüzü biçimlendirip değiştirmeye başladı. Söyler misiniz sahi siz kimsiniz ve neden böyle biri oldunuz? Ne çok seçimler! yaptıktan sonra geldiğiniz bu noktada; siz tüm bu size çarpıp duran o şeylerden ayrı düşünülebilir misiniz? 

Şimdi bir an sonra yapmayı düşündüğünüz şeyi düşünelim. Varsayalım bugün sinemaya gidip gitmeme konusunda bir kararsızlık yaşıyorsunuz. Sinemaya gidebilirsiniz de, gitmeyebilirsiniz de. Gerçekten de hiç belli değil. Sizi çok iyi tanıdığını söyleyenler bile ikiye bölünmüş durumda. Ne yapacağınızı kendiniz bile kestiremiyorsunuz. ama sonuçta bugün bittiğinde sinemaya gitmiş veya gitmemiş olacaksınız. Hiç kimse tarafından en ufak bir ihtimalle dahi olasılığı kestirilemeyen bu iki davranış biçiminden hangisini seçeceğinizin bilinmezliği gerçekten bir özgür iradeyi mi gösterir? Bana kalırsa sizin sonuçta sinemaya gidip gitmeyeceğiniz bellidir. Bugün içinde sinemaya gitme düşüncesi ile yaşamanız bile aslında sizi güdüleyen güçlü bir birikimin göstergesi zaten. Seçimin mantıklı olup olmaması önemli değil. Olasılıklarının bilinmezliği de önemli değil.

Bizim dünya hakkındaki yorumlarımızda gördüğümüz bir hakikat var. Birey olarak değil ama grup olarak incelendiğinde insanların belirli tutum ve davranışları sergilemelerine neden olan bazı değişkenler var. Veya bazı durumlar, bazı eylemlerle güçlü bir korelasyon gösteriyor. Mesela, varoşlarda, banliyölerde suç oranında artış olur. Varoşlarda doğmuş biri suç makinesi olmaya mı karar vermiştir? Suç makinesi veya suçlu olmaması onun elinde miydi? Töre cinayetleri denen geri kalmışlık neden sadece bazı yörelerde yaygın? Bunu onlar isteyerek mi devam ettiriyor? Elbette, bir yöredeki veya banliyö, varoştaki her kişi suç potansiyelli olamaz. Zaten söylediğim gibi bu bireysel olarak genelleştirilemeyen ama toplu halde incelendiğinde gözlemlenebilen tutum ve davranışlar olarak kayda geçirilebiliyor. 

Şimdi tekrar başa dönelim. Biz, yani yaşayanlar... Birbirine çarpışan milyarlarca insan ve milyarlarca ve milyarlarca diğer başka her şeyin de ilave olarak bize çarpışması. İnsanın en çok kendi çevresinden etkilenmesi; bize çarpan şeylerin, öncelikle yakınımızdaki parçacıklar olmasından ileri geliyor olamaz mı? Toplumsal fay hatları da böyle oluşmuyor mu? Buna toplumsal evrim diyemez miyiz? Tıpkı evrimsel biyoloji gibi; izole toplumlar; kaynaşan toplumlar; emperyalist toplumlar da benzer şekilde kaynaşıp; bireyin gidişatını belirlemiyor mu?

Öncelikle kendi yörenizdeki hava durumundan etkilenirsiniz. Dışarı çıkarken buna göre giyinirsiniz. Kutuplardaki parçacıklardan yalnızca biri olan soğuk hava şimdilik sizi alakadar etmemektedir. (Öyle görünür sadece. Bunu açmak konuyu bulanıklaştırır. O yüzden sadece yakın çevrenin gücünü vurgulamak için es geçiyorum) Aileniz ve okulunuz size doğrudan bir kimlik kazandırmak için sürekli etkileşim altında kaldığınız büyük parçacıklardandır. 

Şimdi sırada ne var biliyor musunuz? Sürekli dünya hakkında yakınmaya başlayacaksınız. Diğer insanlar neden böyle deyip, sızlanıp duracaksınız. Bunu yapmayın diyemem size. Bu sizden beklenen bir davranış. Zaten beklenmeyen veya doğal olmayan bir davranış olamaz. Bunu, size benim belirtmem de benim olağan davranışım. Bunu yapmaktan geri kalamazdım anlayacağınız. Her neyse, şimdi siz bu yakınmalarınızla, olağan olarak bu şekilde olmuş bir birey veya toplumlar hakkında laf ebesi yapmaktan başka bir halta yaramıyorsunuz. Aslında yarıyorsunuz; sizi duyuyorlarsa, siz bir parçacık olarak onlara bu çarpışınızla onların yönünü değiştirebilirsiniz. 

Ama yine de yakınmalarınız boşunaydı. Çünkü dünyada olması gereken şeyler olur. Daha iyi bir dünya düşünemiyorum. Hepimiz boş konuşmaya devam edeceğiz. Zaten, Stirner demiyor mu: "Her sözcük boş laftır; en büyük boş laf Biricik'tir. Biricik ifade edilemeyendir", diye.

29 Temmuz 2018 Pazar

Hiçliğin Kuklası

Caspar David Friedrich - Meşe Ormanında Manastır
"Canavarlarla savaşanlar, sonunda canavar olmamaya dikkat etmelidirler. Ve bir boşluğa uzun süre bakarsan, boşluk da sana bakar."   Friedrich Nietzsche
İnsan ışığı kıran bir prizma gibidir. Işığı kırar, içinden renkler çıkar. Bu aynılığın sona ermesidir. Bir anda ilerleme, değişme, dönüşme başlar. Aslında ilerleme, değişme ya da dönüşüm; hiçbiri doğru sözcük değildir. Şöyle der Nietzsche; "Her şey gider, her şey geri gelir, sonrasızca döner varlık çarkı. Her şey ölür, her şey yine çiçeklenir; sonrasızca sürer varlık yılı." Bu varoluşçuluğun nihilizme değdiği noktadır. Etkin miyiz; yoksa nesnelerin nesnesi miyiz? Varoluş sadece bir farkındalık mı?

Kayıp. Kaybolmuş biri. Sözcüklerin, duyguların, ilkel içgüdülerinin ardında görünmeyen birileriyiz. Dünyaya fırlatılmış varlıklar. İnsan özgür olmaya mahkumdur, der varoluşçular. Kötümser bakanlar ise, insanın iradesini bir yanılsama olarak görürler. İstediğinizi yapmakta özgürsünüz, ama istediğinizi isteyemezsiniz, der Schopenhauer.

Eylemlerime nesneler (duygular, düşünceler) karar verecek. Bilincimin duygularıma hükmedebileceği sanrısı beni "biri" olmaktan kurtaramayacak. İnsan davranışlarının %95'i bilinçdışı gerçekleşmektedir. Bilincime uğrayan her düşüncede iradenin tarafımca gerçekleştiğini düşüneceğim. İşte temel fark burası. Bilincim tarafından değerlendirilen seçim (yargı, ing. judgment), eylemi gerçekleştirme ve gerçekleştirmeme olasılıkları arasında gidip gelir. Burası kendimi özgür sandığım yer. Çünkü yapmak veya yapmamak elimdedir. Ama burada bir sorun var:

i.) Eylemleri belirleme kriterlerim (deneyimler, gelecek planları, genetik, duygular vs.) benim iradem tarafından mı belirlendi? Hayır.

Bir insanı gerçekleştiren tüm o geçmiş yollar ve hazır bulunan duygular ve genetik, bireye, adını ve senaryosunu bilmediği bir senaryoda durmadan sufle vererek yönetir. Bir kuklayız biz. Sadece yaşadıklarını gözlemleyen bir iç görü var bizde. İşte orada kaybolmuşuz. Kuklacının sahibinin elinde, zoraki oynadığını hissetmesi gibi. 

23 Temmuz 2018 Pazartesi

Friedrich Nietzsche Üzerine

Caspar David Friedrich - Hill and Ploughed Field near Dresden
"Konuşabilen bir hayvan şöyle demiş: “İnsancıllık, en azından biz hayvanların acısını çekmediği bir önyargıdır." Friedrich Nietzsche
Kelimeleri çok iyi kullanan insanlar gördüm. Belirli bir işi en iyi yapan insanlar. Nietzsche'nin son insanları bunlar. Peki Nietzche'nin acısı neydi? Hep geriye dönük sorular sorması. İnsanın delirmesine neden olan budur: her kelimenin altında yatanı sorgulaması. İnsanı yiyip bitiren de budur: yani kuruntuları. Sorulan soruların çoğalttığı o bataklık! Bir defasında kız kardeşine şöyle demiş Nietzsche: "Gönül rahatlığı ve mutluluk arıyorsan inan ama gerçeğin öğrencisi olmak istiyorsan, araştır."

"Benim bir derdim var, cümlelerim bu dertle örülü ama okuyucu kitlem cümlelerimi cımbızla bağlamından çekip ormanımı katleden barbarlar maalesef." Nietzsche böyle dediğine göre bu derdi biraz daha açalım. İnsanlar ahlaki değerleri, devletleri, inançları idealize eder. Aslında Nietzsche'nin karşı durduğu ve acısını katlayan: toplumların bu ideal hali, yani inorganikliğidir. Karşı duramadığı ise kendi ilkel içgüdüsüdür. Kırbaçlanan atın önüne atlayıp, ona sarılması, vicdanıyla baş başa iken hüngür hüngür ağlaması ve bu olaydan sonraki üç gün boyunca hiç konuşmadan oturması; ardından söylediği ilk cümlenin, "Mutter, ich bin dumm" (Anne, ben aptalım!) olması, Nietzsche'nin yaşadığı acı dolu çekişmenin final sahnesi olmuştur ve Nietzsche delirmiştir.

Nietzsche acıyla baş edebileceğini düşünüyordu. Schopenhauer, karanlığa tiksintiyle bakarken, yaşam sevincini kutsayan Nietzsche hem Wagner'le olan dostluğunda, hem de Lou Salome'a olan aşkında hep bu kurtuluşu aradı. 

Nietzsche'nin sorduğu sorular, boşluğun çapını artırıyordu. Nietzsche yaşamak tutkusuna onu bağlayacak bir şey bulamadı. Wagner'in ihtişamlı orkestrasını dinlemeyi yarıda kestiğinde, Lou Salome'e olan aşk itiraflarında reddedilmesi, inzivaya çekildiği Sils Maria'da hissettiği duygusal yoksunluk, kutsal kitapların en başından beri ona yanıt vermemesi, hiçbir yere varmayan tren yolculukları Nietzsche'yi daha da kaosa sürükledi.

Toplumdaki tüm değerlerin yanlış olduğunu gördüğünüzde geriye bir tek şey kalır; bitki kadar yalın yaşamak. Bu yaşamak tanımını Nietzsche'nin öncülü Max Stirner'den işitiyoruz. Şöyle diyor kendisi: "Benim Hiç’im gözle görünen, elle tutulan bir Varlıktır. Üstelik kırıcı olan bu Hiç, vakumu dolduracak kadar da yapıcıdır. Dünya benim dünyamdır, gerisi yalan. Hiçbir amacım yok benim, neredeyse bir bitki kadar yalın ve yaşam doluyum. Ancak benim bir mülkiyet düşkünü olduğumu sanmayın -bunu da ısrarla söylüyorum. Her düşkünlük beni tiksindirir." Albert Camus da zaten şöyle demiyor muydu Başkaldıran İnsan'da: "Daha önce Stirner, Tanrıyı yıktıktan sonra, insanda her türlü Tanrı düşüncesini de yıkmak istemişti. Ama, Nietzsche’nin tersine, yoksayıcılığı hoşnuttu. Stirner çıkmazda güler, Nietzsche duvarlara saldırır."

Nietzsche hayatı olumluyordu ve bu hayata tutunacak bir topluluk bulamadığından duvarlara saldırıyordu. Peki bu hayat yaşanmaya değer değil midir? Kişisel bir anımı paylaşmak istiyorum. İşinde çok başarılı, iyi kazanan, kibar, boylu poslu, oldukça yakışıklı, evli bir tanıdığım vardı. Hayatı tam manasıyla harika ilerliyordu. Bir gün amansız bir hastalığa yakalandı. Yatağa düştü. Vücudu, kasları eriyordu. Onu sevdiğini iddia eden herkes, eşi ve ailesi de dahil kendisini yalnız bıraktı. O, hiç kimseyle alıp veremediği olmayan kişi, tüm sevgilerin, tüm o yaşam ihtişamının bir yalan olduğuna günbegün şahit olmuştu. Belki sevenleri yanında da durabilirdi: ama hangi saikle? Belki o da nevrotik bir merhamet olacaktı. Kaderin bir cilvesiyle, Kralıyla aynı cezaevine düşen soytarının, aradan geçen zaman içinde ona saygısını yitirmesi ve laubali olması gibi.

Eğer böylesi bir dünyada yaşadığını bilip, yine de yaşamı olumlayabiliyorsanız, bu hayat yaşamaya değerdir. Size unutmanızı, alışmanızı, sakin kalmanızı, bir şeylerle uğraşıp kafayı oraya vermenizi, en son çare olarak da ilaç almanızı tavsiye ederler. Halbuki bu hayatı yorumlamak basittir: ölene kadar geçecek hayatınızı anlara bölerseniz; bu hayat sonsuzdur, ölümsüzsünüzdür; halbuki bu hayat hiç de sonsuz değildir.

Nietzsche son insanları şöyle tanımlıyor:

"Aşk nedir? Yaradılış nedir? Hasret nedir? Yıldız nedir?" böyle soracaktır son insan ve kırpacaktır gözlerini.

O zaman yeryüzü küçülmüş olacaktır, her şeyi küçülten son insan onun üzerinden sıçrayacaktır. Cinsi, toprak piresi gibidir, kökü kurutulamaz; son insan herkesten uzun ömürlü olandır. Saadeti biz keşfettik"- derler son insanlar ve gözlerini kırparlar. Onlar yaşanması güç semtleri terk etmişlerdir: zira hararet lazımdır kişiye.

Henüz komşu sevilmektedir, ona sürtünülür. Zira hararet lazımdır kişiye. Hasta olmak ve kuşku duymak günah kabul edilir: sakınarak yürürler. Budaladır, buna rağmen ayakları taşa sürçen ya da insanlara takılıp tökezleyen kişi. Ara sıra bir miktar zehir: bu hoş rüyalar gördürür. Ve nihayetinde alınan fazlaca zehir, huzur içinde bir ölüm temin eder bu da. Hala çalışmaktadır kişi, zira iş eğlencelidir. Fakat dikkat edilir, eğlencenin kişiyi tüketmemesine.

Artık kişi ne zenginleşir ne de züğürt kalır. Her ikisine de katlanmak güçtür. Kim hükmetmek ister ki artık? Kim artık itaat etmek ister? İkisine de katlanmak güçtür. Çobansız bir sürü! Herkes aynı şeyi ister, herkes birdir: kendini farklı hisseden, gönüllüdür tımarhaneye.  "Bir zamanlar dünyanın tamamı çılgındı." -deyip en kurnazları, göz kırparlar.

İnsan zekidir ve olup biten her şeyi bilir: bu nedenle iğnelemelerinin sonu yoktur. İnsanlar hır gür halindedir hala, ancak çabuk barışırlar- aksi takdirde mideleri bozulur.

İnsanın, gündüz için ayrı, gece için ayrı, küçük şekerlemeleri vardır: yine de değer verirler sağlığa.
"Saadeti biz keşfettik"- derler son insanlar ve göz kırparlar..."

15 Temmuz 2018 Pazar

Yaşananların Yapışkanlığı Üzerine

Caspar David Friedrich - Waft of Mist
"İnsan, ölümsüz olabilmek için yüksek bir bedel ödemelidir; yaşarken pek çok kez ölmelidir". Friedrich Nietzsche
Bir sinema filmi her zaman çarpıcı olanı anlatmak ister; bir roman en yoğun duyguları derler ve şiirlerde belirli temalar vardır. En dikkat çekici anılarını anlatırsın; konuşurken vurguların vardır; bu yüzden insanlar arasındaki iletişim ve etkileşim her zaman sivridir. 

Oysa yaşamda her şey etkindir. Rüzgarda uçan bir çöpün görüntüsünü, küçücük bir ot parçasını; öylesine kısa bir zamanda esen rüzgarın bile kendimizde bir yer elde ettiğini bilmeliyiz. Tabii ki şeylerin bizdeki etkinliğini kesin olarak belirleyemiyoruz. 

Etkinlik, değişmek, dönüşmek, her şey, ufak tefek şeyler, kesinlik derken pek çok ifadeyi çalakalem kullandığımı biliyorum. Bu biraz dil kullanma becerimin eksikliğinden ama daha çok da, ifade etmeye çalıştığım şeylerin güçlüğünden kaynaklanıyor. Bu nedenle yazdığım pek çok şeyi, anlatmaktan daha çok sezdirmek istiyorum. Çoğu zaman da, bu şekilde hayatı boyunca düşünmemiş insanlar varsa, söylediklerimin bir işe yaramadığını anlıyorum. Şimdi ne demek istediğimi yine sezdirmeye çalışacak, değişik bir anlatı kullanmaya çalışacağım. Bu, zor şeyleri açıklamak için denediğim bir yol. Dolayısıyla bundaki eksik yanları, geçersizlikleri peşinen bilmeniz gerekir. İfade edeceklerimi, koskoca olasılık konusunun sadece basit bir zarla anlatılmaya çalışılması gibi düşünün. 

Şimdi içinde 50 tane üzerinde "1" yazan toplar bulunan bir torba düşünün. Bu "1" sizin varoluşunuzun başlangıç noktası olsun. Sonra bu torbanın içine üzerinde "2" yazan 50 tane daha toplar atın. Bu "2" no'lu toplar, sadece "1" varoluşuyla dolu bilince girmiş ikinci bir olay olsun. Sonra, içinde toplam 100 top olan bu torbadan rastgele 50 top seçin. Merkezi limit teoremine göre, hemen hemen, yani aşağı yukarı 25 tane "1", 25 tane "2" rakamlı top seçmiş olursunuz. Yaklaşık 25'er adet "1" ve "2"  no'lu toplar ile 50 adet "3" no'lu top. "1" ve "2" no'lu toplar neden yaklaşık 25'er adet oluyor diye ısrarla vurguladığımı bilmek istiyorsanız, merkezi limit teoremine göz gezdirmelisiniz. Kaldı ki, şu anda konu bu da değil.

Her neyse, aradan geçen zaman 50 top kapasitesiyle ilerlemesi gereken zihninizde, "1" ve "2" no'lu toplardan yaklaşık 25'er tane götürmüştür. Zihniniz, içine giren topların bir karması olmuştur. Ardından 50 tane "3" no'lu topların zihninize girdiğini düşünün. Yine toplam 100 top oldu zihinde. Ve şimdi yine, 100 adet top bulunan zihinden, kapasitesi gereğince 50 adet topu geri alalım. Yaklaşık 12-13'er adet "1" ve "2" no'lu toplar ile yaklaşık "25" adet 3 "no'lu" top zihinden çıkmış olacaktır. Peki bu işlemleri aynı mantıkla "4", "5", "6", "7" ... sonsuza kadar tekrarlarsak, "1" no'lu toplardan tamamen kurtulmamız için bu işlemi kaç kez tekrarlamamız gerekir? Muhakkak ki, ilk başta yaşanan o devasa azalış (yani ilk boşaltmada 25 adet "1" no'lu topun dışarı atılması) azalarak azalacak ve sonuçta "1" no'lu toptan kurtulmak ihtimali ıraksayarak bir noktada gerçekleşecektir. Bu uzak bir noktadır.

Şimdi bu düşünce deneyini, daha fazla sayıda top kapasiteli bir zihin için düşünün. Ardından verdiğim sayılarla sürekli oynayın. Mesela ilk başta 50 top olsun; buna 20 top katılsın, ardından 30 top çekilsin; üzerine 200 topluk acı dolu bir deneyim eklensin; daha toplar çekilmeye fırsat bulunamadan 50 tane top daha eklensin ama bu 50 top'un üzerinde birbirinden farklı 5 rakam bulunsun ve farklı sayılarda toplar çekilsin; veya torba o kadar büyüsün ki topları çeken kişi sadece üstte yığılmış olan kümeye ulaşabilsin; zira eli aşağılara ulaşamasın kalabalık toplar yüzünden vesaire.

İşte zihinde anılar olarak yer edinen, uzak geçmişteki olaylar, düşünce deneyimizde, çok fazla topun zihne girmesi gibi (mesela 200, 300 topun zihne hücum etmesi) geniş bir yer kaplayarak bulunmuş olduklarından, zihinden çıkmaları uzun zaman almakta veya hatta zihinde ölene kadar yer etmektedirler. Elbette zihin belki çok ufak şeyleri bile kaydedebilir ama sonuçta bunların bilinçte yer bulması kayda değerdir.

Yaşadıklarımızda işte bu düşünce deneyine benzer şekilde üzerimize yapışmaktadır. Kuvveti, büyüklüğü, kalıcılığını etkiler. Zihnin boşaltma becerisini ise başka şeyler belirler.

Ne zaman hayatımı değiştiren (neredeyse her zaman hayatımı alt-üst eden olaylar için geçerlidir bu) bir şey yaşasam, sanki üzerimde bir saat çalışmaya başlar. Bu saat, zihnime giren bu toplardan, yaklaşık kurtulma sürem gibidir. O an acıyı bağlamıyla değerlendiremem. Neden bu acıyı yaşıyorum demektense; suçlu, haklı; doğru; yanlış aramaktansa, acıya bir kiracı gibi bakarım. Acı dolu deneyimler benim için bir hastalık gibidir. (Neden hiç mutluluktan bahsetmediğimi sorabilirsiniz. Çünkü şu anda acılar içindeyim.)

Benliğimi, bilincimi; kendi bedenimle, gövdemle bir hissetmiyorum. Kendime bir nesne olarak bakıyorum. Bu ilerletilmesi gereken bir süreç. Bu zihne aşık olmak iyi gelecek; bu gövde gezmekle rahatlayacak; bu çalışma bitirilirse gelecekte acı dolu bir deneyim olmayacak gibisinden. Bundan seneler önce acıyı veya inancı; sevgiyi veya başarma hırsını; kendime ekleşik olarak görürdüm. İstemekle, hareket aynı anda gerçekleşirdi benim için. Tıpkı sizlerde olduğu gibi. Ama artık olaylara karşı ilgimi kaybettim. Yıllardır derin bir hiçlik içerisindeyim. Duygularım olmadığı sürece, bu çölde rahattım. Şimdi nasıl hissediyorsun diye sorup duruyorum kendime.

Gerçekleştireceğim bir eylemin bende yaratacağı sonuçları düşünüp duruyorum. Mesela bu yolu gidersem sonunda nasıl hissedeceğim gibi... Halbuki yolun sonundaki "şey" de var. İşte ona karşı tam kayıtsızım. Adeta kendi yaşantımın seyircisi oldum.