Pages

14 Kasım 2018 Çarşamba

Erken Hüküm Vermenin Anatomisi

Johan Christian Dahl - View of Dresden by Moonlight
"Dünyanın gerçek, içkin bir değeri yok; dünya aslında isteklerle, yanılsamalarla dönüyor."         Arthur Schopenhauer

İlerlemenin en geçerli prensibi, durmaksızın hipotezler ortaya koymak ve varsayımlarda bulunmaktır. Hiç durmaksızın kurgulayan insan beyni, hemen her an, birtakım olguları ve buna neden olan değişkenleri açıklığa kavuşturmak istemektedir. Bu, insanın merakının doğal bir sonucu olarak karşılanmaktadır.

...Yaşamı olduğu gibi, katıksız ve yansız ele alamıyoruz. Saplantılarımız, ön kabullerimiz, hevristiklerimiz ve önyargılarımız var. Bu yalnızca insan doğasına ait bir şey de değil üstelik. Okuduğum bir makalede, insanların elinde büyüyen kurt yavrularının, büyüdüklerinde de insanlar arasında sevecenlikle vakit geçirebildiklerini ortaya koyuyor. Bu da gösteriyor ki, belirli bir yaşa kadar olan deneyimler (daha çok yetişkinlik safhasına kadar olan süreç), insanın geri kalan yaşamındaki davranışlarının kaçınılmaz bir belirleyicisi olmakta. Schopenhauer şöyle diyor; "Dünyaya bakış açımızın sağlam temelleri ve derinlik veya sığlığı çocukluk yıllarında oluşur. Bu görüş daha sonra özenle düzeltilir ve mükemmel hale getirilir, ama özde değişmeden kalır."

Ama durun. Hemen karar vermeyin. Şimdi eğer, kurt yavruları örneğinde olduğu gibi, varsayımımızı çok geçerli ve yaygın bir "gerçek" olarak ifade etmeye kalkarsak, zavallı insanoğlunun, her zaman yaptığı erken hüküm verme yanılgısına düşmüş olacağız. Elbette insanlar arasında büyümüş yetişkin bir kurt da, eninde sonunda içgüdülerine teslim olup, kendisini büyüten insanlara saldırabilir. Peki o zaman erken hüküm vermek ne demek?

Bir defa insan ömrü, diğer canlılarda olduğu gibi sınırlı bir süreye yaygın. Ortalama insan ömrünün bir anda 2-3 veya 100 katına çıkması, dünyayı başka bir şekilde anlamamıza yol açabilirdi. Oysa biz, bütün dogmatik kafa yapımızla şöyle düşünüyoruz: ortalama yaşam süresi, dünyayı anlamak ve ona karşı doğru hüküm vermekte yeterli bir süre olmalı. Oysa durum hiç de öyle değildir. 

Ardından dil problemi gelmekte. İnsanlar arasındaki iletişimi bir çeşit illüzyon olarak görebiliriz. Kelimeler, ifade ettikleri şeylerin tam olarak yerine geçebiliyorlar mı? Büyük çoğunlukla, geleneksel bir etkileşimin, standartlaştırılmış biçimi olan dil, insan psikolojisinin de (id, ego, süper ego) sınırlı bir kısmını açıklamakta kullanılan bir araçtır. Çoğu zaman hislerin yoğunluğunu dikkate almadan, çalakalem kendini gösteren dil, anlatmak istediği her şey konusunda oldukça marjinaldir. Edebi eserlerde daha çok farkına vardığımız o korkunç tematik yaklaşım, dilin, düşünceyi vurgulama çabası içinde çaresizce çırpınarak iyice sivrileşmesinden kaynaklanmaktadır. 

Ardından duyulardan bahsedebiliriz. Jose Saramago'nun "Körlük" kitabı iyi bir açıklayıcı olabilir bu konuda. Kitapta, tüm insanların ansızın kör olduğu bir dünyada yaşananlar anlatılıyor. Duyularımız, çevreyi algılamamızda belirleyici oluyor. Hiç bir ışığın olmadığı okyanusun derinliklerindeki canlıların kör olması gibi, diğer duyular da "belirli bir evrimsel ihtiyaç"tan kaynaklanıyor olabilir. Sonuçta yeryüzündeki diğer canlılar da, dünyayı farklı biçimde görüyor ve algılıyor. Bizim "ne kadar görebildiğimiz", evrimsel süreçte "ne kadar görmek istediğimiz" ya da "ne kadar görmeye ihtiyacımız olduğu" devinimi tarafından belirleniyorsa, öyleyse bu dünyada biz nesnelerin nesnesiyiz ve biz, dünyaya fırlatılmış çaresiz varlıklarız. Bazı duyularımızı aniden kaybettiğimizi düşünmelisiniz; bu bizi neye dönüştürürdü? İnsanda bazı duyuların hiç gelişmediğini veya gelişmesi olası bazı duyulardan şu anda bihaber olabileceğimizi düşünürsek, bizi biz yapan "şeylerin" öylesine bir şeyler olduğunu, en azından asla bir "hakikatin" yeterli kriterleri olamayacağını söylemek zor olmaz.

Durmadan söylüyoruz ve düşüncelerimizde bitmeyen kurguların rahatsız ediciliği arasında tükenmek bilmeyen peşin hükümler bulunuyor. Oysa yalnızca, daha yanlış olanla yanlış arasında karar veriyoruz. Her insanda kendi geçmişinin, önyargılarının, yetiştiği çevrenin getirdiği saplantıları görebiliyorsunuz. Doğrusu, elit olmak bile son tahlilde, geçersiz bir saplantıdır. Dünyada yalnızca gürültü var. 

Çin filozofu Lao Tzu'nun sıkça anlattığı söylenen hikâye şöyle;

Bir köyde bir yaşlı bir adam varmış… çok fakir… Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki kral bile onu kıskanırmış. Kral at için ihtiyara neredeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış.

“Bu at, bir at değil benim için… bir dost. İnsan dostunu satar mı?”

Bir sabah kalkmışlar ki at yok. Köylü ihtiyarın başına toplanmış. Köylü, “bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Krala satsaydın, ömrünün onuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var ne de atın” demiş.

“Karar vermek için acele etmeyin. Sadece at kayıp deyin. Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar. Atımın kaybolması bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç. Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez. 

”Köylüler ihtiyara kahkahalarla gülmüşler. Ama aradan onbeş gün geçmeden at bir gece ansızın dönmüş. Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine. Dönerken de vadideki on iki vahşi atı peşine takıp getirmiş. Köylüler, ihtiyar adamın etrafına toplanıp özür dilemişler. Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için. Şimdi bir at sürün var", demişler.

“Karar vermek için yine acele ediyorsunuz. Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç. Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?”

Köylüler bu defa ihtiyarla açık açık dalga geçmemişler ama içlerinden sahiden akılsız diye geçirmişler. Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış. Köylüler yine gelmişler ihtiyara;

“Bir kez daha haklı çıktın. Bu atlar yüzünden tek oğlun bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın.”

Yaşlı adam, “Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz. O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı, gerçek bu. Ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba ne kadar doğru. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez.”, demiş.

Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış çünkü savaşın kazanılmasına imkan yokmuş. Giden gençlerin ya öleceği ya da esir düşüp köle diye satılacağını herkes biliyormuş. Köylüler yine ihtiyara gelmişler.

“Yine haklı olduğun kanıtlandı. Oğlunun bacağı kırık ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer.” Yaşlı adam, “siz erken karar vermeye devam edin. Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde. Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şanssızlık olacağını sadece allah biliyor.” Lao Tzu, öyküsünü şu nasihatle tamamlarmış, etrafına anlattığında:

“Acele karar vermeyin. O zaman sizin de herkesten farkınız kalmaz. Hayatın küçük bir parçasına bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar aklın durması halidir. Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi dolayısıyla gelişmeyi durdurur. Buna rağmen akıl insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir, insanı huzursuz yapar. Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar. Bir kapı kapanırken yenisi açılır. Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz.”

9 Ekim 2018 Salı

Düalizm

Caspar David Friedrich - Dreamer
"Görmede, sadece görme vardır. Gören de, görülen de yoktur. Duymada, sadece duyma vardır. Duyan da, duyulan da yoktur."     (Bahiya Sutta, Udana 1.10) 

Dişi - erkek, iyi - kötü, aydınlık - karanlık gibi ayrılan çiftleri anlatan ying-yang felsefesi ya da "ikicilik" aslında her şeyin genelde zıttıyla mümkün olduğunu ifade etmektedir. Jean-Paul Sartre, Varlık ve Hiçlik adlı kitabında şöyle bir giriş yapmaktadır:
Ying-Yang
"Modern düşünce varolanı, onu açığa çıkaran görünmeler [apparition] dizisine indirgeyerek önemli bir ilerleme kaydetti. Bu yoldan, felsefeyi sıkıntıya sokan birtakım düalizmlerin [ikicilik] ortadan kaldırılması ve onların yerine fenomenin monizminin [bircilik] konması hedefleniyordu. Acaba başarıya ulaşıldı mı?
Öncelikle, varolandaki içi ve dışı karşı karşıya getiren o düalizmden kurtulmuş olduğumuz kesindir. Dış dediğimiz şeyi, nesnenin asıl doğasını gözlerden saklayan yüzeysel bir deri gibi değerlendiriyorsak, varolanın dışı artık yoktur. Ve bu asıl doğa da, şeyin sezilebilen ya da varsayılabilen, ama nesnenin “içinde” olduğundan dolayı nesnenin asla ulaşılamayan gizli gerçekliği olacaksa, o doğa da yoktur artık. Varolanı açığa çıkaran görünmeler ne içerinindir ne de dışarının, hepsi de eşdeğerdir, hepsi de başka görünmelere gönderir ve hiçbiri ayrıcalıklı değildir. Örneğin kuvvet, yaptığı etkilerin (hızlanmaların, sapmaların, vb.) ardına gizlenen, bilinmez türden bir metafizik conatus değildir: bu etkilerin bütünüdür."
Bahsetmek istediğim soğuk bir felsefe değil. Çünkü bir romanın kurgusu olması gibi, benzer biçimde, felsefenin de terimlerinin olması onun samimiyetini alıp götürmekte. Düşünsenize bir kere, bir psikolojiyi öğrenmek adına, hangi romanlarda hangi kurgulara katlandık?! Oysa samimi bir düşüncenin; bir karaktere ihtiyacı yoktur. Hakiki bir psikoloji, esriktir ve kurgu bu bilinç dışılığı kabul edemez. Buna da en çok Marcel Proust yaklaşmıştır. Kayıp Zamanın İzinde'de kurgu için karakter yoktur.. Karakterler için bir kurgu bulunmaktadır ve bu hikaye bir şey ifade etmez. Önemli olan madlenin bize hissettirdiği o benzersiz duygulanım. Bir eşyanın ruhu veya sevmek ve kavuşamamak epifenomenalleri.

Düalizm ise toplumda birbirine karşı duran mekanizmaların her birini simgeliyor benim için. Kendini iyiliğin, aydınlığın savunucusu gösteren her kimse, bir karanlığın olduğunu bize kabul ettirmek ister.

Jean-Paul Sartre şöyle devam ediyor: 
"Aynı biçimde, elektrik akımının gizli bir içyüzü yoktur: elektrik akımı, onun tezahürleri olan fiziksel-kimyasal olaylann (elektrolizler, bir karbon çubuğunun akkorlaşması, galvanometrenin ibresinin kımıldaması, vb.) bütününden başka bir şey değildir. Bu olaylardan hiçbiri tek başına onu açıklamaya [révéler] yetmez. Ama kuvvet de arkasında bulunan hiçbir şeyi belirtmez: kendi kendisini ve içinde bulunduğu dizinin tamamını belirtir. Buradan doğallıkla şu çıkar: olmak ve görünmek düalizmi, felsefede yer alma hakkına bir daha sahip olamayacaktır. Görünüş, varolanın tüm varlığını kendine doğru çeken gizli bir gerçeğe değil, görünüşler dizisinin toplamına gönderme yapmaktadır. Diğer yandan görünüş de, bu varlığın tutarsız bir tezahürü değildir. Numenal gerçekliklere inanılabildiği sürece, görünüş, mutlak bir olumsuz olarak sunuldu. Görünüş, “olmayandı” ve görünüşün yanılsamanın ve hatanın varlığından başka bir varlığı yoktu. Hattâ bu varlık bile ödünç alınmıştı, görünüşün kendisi bir aldanıştan ibaretti ve karşılaşılabilecek en büyük güçlük, fenomenal olmayan varlığın bağrında kendiliğinden emilip yok olmaması için, görünüşün içinde yeterli uyum ve varoluşu muhafaza etmekti. Ancak, Nietzsche’nin “art dünyalar yanılsaması” adını verdiği şeyden eğer bir kez kurtulmuşsak ve eğer görünme-arkasındaki varlığa [retre-de-derriere-apparition] artık inanmıyorsak, görünme de, tersine, olumlulukla dolu hale gelir; özü, varlığa artık aykırı düşmeyen, tersine varlığın ölçüsü olan “görünmek’’tir. Çünkü, bir varolanın varlığı, o varolan ne olarak görünüyorsa tam da odur. Örneğin, Husserl ya da Heidegger’in “Fenomenolojisinde rastlanabileceği biçimiyle fenomen fikrine, fenomen ya da mutlak-göreceye [relatif- absolu] böylece ulaşırız. Fenomen, görece kalmaktadır, çünkü “görünmek”, özü gereği, kendisine göründüğü birini varsayar. Ama fenomen, Kant’ın Erscheinung’unun çifte göreceliğine sahip değildir. Omuzunun üstünden, mutlak bir hakiki varlığa işaret etmez. O ne ise mutlaka odur, çünkü o kendini olduğu haliyle belli eder. Fenomen nasılsa öyle incelenip betimlenebilir, çünkü kesinlikle kendi kendinin göstergesidir. "
Kant'ın sözleri bana şu sözleri anımsattı: "Ego sum, Qui Sum." Tevrat'ta geçen [Eski Ahit - Mısır'dan Çıkış (3:13; 3:14)] bu ifade "Ben Ne isem; O'yum" anlamına gelmektedir. Tanrı bunu kendisini tanımlamak için söyler. Max Stirner de şöyle demişti: "Benim soyum benim, Ben normsuz, yasasız ve örneksizim."

Düalizm
"Aynı anda saklı gücün [puissance] ve edimin ikiliği de ortadan kalkacaktır. Her şey edim halindedir. Edimin arkasında ne güç, ne exis, ne de gerekirlik vardır. Örneğin “deha” dendiği zaman - Proust “deha sahibiydi” ya da o bir dâhi “idi” dendiğinde olduğu gibi - bundan kimi yapıtlann üretilmesinde ortaya çıkan ama orada kendini tüketmeyen bir özel gücü anlamayı kabul etmeyeceğiz. Proust’un dehası, ne tek başına ele alınan eserdir, ne de Proust’un bu eseri üretmeye muktedir olmasıdır: Proust’un dehası, bir kişinin kendini ortaya koyma şekillerinin bütünü olarak düşünülen eserdir."
Yaratıcılık hakkında Matematik Dünyası Dergisi'nde (2013-I) yapılan alıntıyı aktarmak istiyorum:
"Yaratıcılık, hayatın olmadığı yerde yeni hayatı 'doğurmak' şeklinde deneyimlenir - çoğu sanatçı, yaratıcı sentez evresi bittikten sonra ani bir coşkunluk, bir 'evreka' anı hisseder. Bu muhteşem duygu, korkutucu da olabilir; bir teşhir olma korkusu, eserin yeterince iyi olmayacağı korkusu meydana gelebilir. Eser ne kadar orijinal ve manidar ise, sanatçı incelenmeye o kadar açıktır. Gerçek bir sanatçı, gerçek iç dünyasını ifade edecek kadar cesur olmalıdır. Aksine, bastırmak bir o kadar zararlıdır, çünkü sanatçıyı meşru ve duygu yüklü fikirlerini ve sezgilerini sansür etmeye itebilir, içgörüsünü engelleyebilir"
Matematik, Gödel'e kadar bir kesinlik arayışı içinde ilerlemişti. Oysa Eksiklik Teoremi ile birlikte artık matematiğin sanatsal ve sezgisel yönünü de görmeye başladık. Bu en baştan beri var olan bir şeydi ve bize dairdi.
"Nihayet, bu şekilde görünüş ve öz arasındaki düalizmi de aynı şekilde dışlayabiliriz. Görünüş özü saklamaz, onu açınlar: görünüş özdür. Bir varolanın özü,- artık o varolanın derinliklerine gömülü bir gerekirlik değil, onun görünmelerinin akışını yöneten apaçık yasadır, dizinin nedenidir. Fiziksel bir gerçekliği (örneğin, elektrik akımı), onun çeşitli tezahürlerinin [manifestation] toplamı olarak tanımlayan Poincare’nin nominalizminin karşısına, Duhem, kavramı o tezahürlerin sentetik birliği haline getiren kendi teorisini çıkartmakta haklıydı. Ve elbette fenomenoloji de hiçbir biçimde bir nominalizm değildir. Ama, kesin olarak diyebiliriz ki, dizinin nedeni olarak öz, görünmelerin arasındaki bağlantıdan başka bir şey değildir, yani kendisi de bir görünmedir. Özlere ilişkin bir görünün (örneğin, Husserl’deki Wesenschau) imkânını açıklayan şey de budur. Böylece fenomenal varlık kendini ifşa eder, varoluşunu ifşa ettiği kadar özünü de ifşa eder ve fenomenal varlık bu kendini ifşa edişlerin, tezahür edişlerin birbirine iyice bağlanmış dizisinden başkaca bir şey değildir."
İnsan nedir? Nesnelerin nesnesi. Biliş yalnızca beyaz gürültü'nün volatilitesine neden olan bir maşadır. İnsan davranışlarının (judgment) ateşine kömür atıp harlamaktadır. Buradan düalizmin, mutlak bir ekleşikliğe ve tekliğe geçişini göstermek istiyorum. Bizler hiçiz, her şeyi yaratan bir hiç. Bu açıdan bakıldığında Max Stirner'in şu sözleri daha bir anlam kazanıyor: "Eğer Tanrı ve insanlık, sizlerin de doğruladığı gibi, bir bütünlük iseler, benim de onlardan eksik bir yanım yok ve "boş" olduğuma dair bir şikayetim de yok. Ben hiçim derken, boş olduğumu söylemiyorum, bizzat yaratıcı bir hiçim, bir yaratıcı olarak her şeyi yaratan bir hiç."

Bir birey olarak her şey sizi oluşturdu ve siz de her an yaratmaktasınız her şeyi. Kendinizi ayrı konumlandırmayın başka şeylerden: bir hamam böceği de, rüzgarda savrulan bir toz zerresi ve çok çok uzak bir galaksideki dev bir yıldız da benzer biçimde yaratım ve yaratılma durumunda birer hiçlik barındırıyorlar kendilerinde. Stirner'den devam edersek;
"Benim Hiç’im gözle görünen, elle tutulan bir Varlıktır. Üstelik kırıcı olan bu Hiç, vakumu dolduracak kadar da yapıcıdır. Dünya benim dünyamdır, gerisi yalan. Hiçbir amacım yok benim, neredeyse bir bitki kadar yalın ve yaşam doluyum. Ancak benim bir mülkiyet düşkünü olduğumu sanmayın -bunu da ısrarla söylüyorum. Her düşkünlük beni tiksindirir. Meselemi Hiç’e bıraktığım için, hiçbir tutku umurumda değil. Ben tutkuların kölesi değil, efendisiyim. Beni var eden benim, çünkü benim nedenim benim. Kimse benden sorumlu değil ve kimseden’de ben sorumlu değilim. Bununla özgür olduğumu söylemiyorum, özgürlük kölelerin bir arzu ve tutkusudur, ben özgürlüğün nesnesi olacak kadar nesneci değilim. Özgürlük benimle birlikte doğdu ama ben başkaları gibi özgür olmaya mahkum değilim. Ben özgürlükten de arındım. Ben Biricik’im."
Acı ve ızdırap çekeriz. Bu sancı varoluşumuzun bize dayattığıdır. Bir kadercilik değilse de bahsettiğim; bir kaçınılmazlıktır. İşte bir yere koyamadığımız bu yaşantılarımızı, boşuna anlam arayışlarıyla da örtememekteyiz. Kemerlerinizi sıkıca bağlayın; hiçbir şey ifade etmeyen inmeli bedenlerimiz, bizim cehennemimiz.

Sartre'ın Proust hakkındaki sözleriyle kapatalım: 
"Ürettiği eserlere indirgendiğinde bile, Proust’un dehası, bu eserlere ilişkin sahip olunabilecek ve Proust’un eserinin “tüketilemezliği” diye adlandırılacak olan muhtemel bakış açılarının sonsuzluğuna eşdeğerdir. Ama bir aşkınlığı ve sonsuza başvuruyu gerektiren bu tüketilemezlik, onu tam nesnede yakaladığımız anda bir “exis” değil midir? Nihayet öz, kendisinin tezahür etmesini sağlayan bireysel görünmeden radikal bir biçimde kopmuştur; çünkü öz, ilke olarak, bireysel tezahürlerin sonsuz bir dizisi aracılığıyla açığa çıkarılabilmek zorunda olandır."

30 Ağustos 2018 Perşembe

Ego Sum Qui Sum

Caspar David Friedrich - On Board A Sailing Ship
Çık.3:13 Musa şöyle karşılık verdi: "İsrailliler'e gidip, 'Beni size atalarınızın Tanrısı gönderdi' dersem, 'Adı nedir?' diye sorabilirler. O zaman ne diyeyim?"
Çık.3:14 Tanrı, "Ben Ben'im" dedi, "İsrailliler'e de ki, 'Beni size, Ben Ben'im diyen gönderdi.'     Tevrat - Eski Ahit - Mısır'dan Çıkış (3:13; 3:14)
Ben dünyaya fırlatılmış bir bilincim. Varoluşçular benim için özgürlüğüne mahkum biri diyorlar. Oysa ben sınırsız bir esaretten başka bir şey göremiyorum. Yoksa ben madalyonun öteki yüzünden mi bakıyorum? Bende bir irade var mı? Bir seçim yapabilir miyim?

Yaşamın Temsili
Dünyada insan saçılım gösteren parçacıkların hareketleri gibi davranır. Milyonlarca parçacığın durmadan birbirine çarparak hareket ettiğini düşünün. Bu parçaların etkileri bağımsız olabileceği gibi, bileşik de olabilir. Ayrıca bu etkiler asla standart değildir. Peki bu parçacıklar ile kastedilen nedir? Bu parçacıklar bir insanı belirli bir anda etkileyen bilinç dahili ve bilinçdışı her şeydir.

Birey, sürekli birbirine çarpan bu parçacıkların olduğu dünyaya fırlatılmıştır. Sürekli çarpışıp durduğu tüm o her şey; O'nu ve davranışlarını belirler. Yoksa mutlak bir determinizmden mi bahsediyoruz? İradesi olmayan bir insan var karşımızda. 

İlk önce genetiğimiz vardı. Her şeyden önce ve ilk başta genetik. Bu boylu, şu renk gözlü ve şu biçimlerde bir yüzle vs. vücut buldunuz. Sayılamayacak derecede tüm bu ayrıntılar sizin parçacık olarak fırlatıldığınız yaşamınızda gidiş yönünüzü belirleyecek. Uzun süredir dünyada oradan oraya çarpışarak yol alan parçacıklar zaten sizin aldığınız yöne göre sizi yorumlamayacaklar mı?! Siz siz olduktan sonra; buna göre değerlendirilirsiniz. Varoluşunuz kanıtlandıktan sonra şimdi özünüzün oluşmasına geldi sıra. Yaşadığınız şehrin iklimi, ailenizin eğitim seviyesi ve görgüsü; çocukluğunuzu ve gençliğinizi geçireceğiniz muhit; sonra yaşamınıza değecek tüm o insanlar özünüzü biçimlendirip değiştirmeye başladı. Söyler misiniz sahi siz kimsiniz ve neden böyle biri oldunuz? Ne çok seçimler! yaptıktan sonra geldiğiniz bu noktada; siz tüm bu size çarpıp duran o şeylerden ayrı düşünülebilir misiniz? 

Şimdi bir an sonra yapmayı düşündüğünüz şeyi düşünelim. Varsayalım bugün sinemaya gidip gitmeme konusunda bir kararsızlık yaşıyorsunuz. Sinemaya gidebilirsiniz de, gitmeyebilirsiniz de. Gerçekten de hiç belli değil. Sizi çok iyi tanıdığını söyleyenler bile ikiye bölünmüş durumda. Ne yapacağınızı kendiniz bile kestiremiyorsunuz. ama sonuçta bugün bittiğinde sinemaya gitmiş veya gitmemiş olacaksınız. Hiç kimse tarafından en ufak bir ihtimalle dahi olasılığı kestirilemeyen bu iki davranış biçiminden hangisini seçeceğinizin bilinmezliği gerçekten bir özgür iradeyi mi gösterir? Bana kalırsa sizin sonuçta sinemaya gidip gitmeyeceğiniz bellidir. Bugün içinde sinemaya gitme düşüncesi ile yaşamanız bile aslında sizi güdüleyen güçlü bir birikimin göstergesi zaten. Seçimin mantıklı olup olmaması önemli değil. Olasılıklarının bilinmezliği de önemli değil.

Bizim dünya hakkındaki yorumlarımızda gördüğümüz bir hakikat var. Birey olarak değil ama grup olarak incelendiğinde insanların belirli tutum ve davranışları sergilemelerine neden olan bazı değişkenler var. Veya bazı durumlar, bazı eylemlerle güçlü bir korelasyon gösteriyor. Mesela, varoşlarda, banliyölerde suç oranında artış olur. Varoşlarda doğmuş biri suç makinesi olmaya mı karar vermiştir? Suç makinesi veya suçlu olmaması onun elinde miydi? Töre cinayetleri denen geri kalmışlık neden sadece bazı yörelerde yaygın? Bunu onlar isteyerek mi devam ettiriyor? Elbette, bir yöredeki veya banliyö, varoştaki her kişi suç potansiyelli olamaz. Zaten söylediğim gibi bu bireysel olarak genelleştirilemeyen ama toplu halde incelendiğinde gözlemlenebilen tutum ve davranışlar olarak kayda geçirilebiliyor. 

Şimdi tekrar başa dönelim. Biz, yani yaşayanlar... Birbirine çarpışan milyarlarca insan ve milyarlarca ve milyarlarca diğer başka her şeyin de ilave olarak bize çarpışması. İnsanın en çok kendi çevresinden etkilenmesi; bize çarpan şeylerin, öncelikle yakınımızdaki parçacıklar olmasından ileri geliyor olamaz mı? Toplumsal fay hatları da böyle oluşmuyor mu? Buna toplumsal evrim diyemez miyiz? Tıpkı evrimsel biyoloji gibi; izole toplumlar; kaynaşan toplumlar; emperyalist toplumlar da benzer şekilde kaynaşıp; bireyin gidişatını belirlemiyor mu?

Öncelikle kendi yörenizdeki hava durumundan etkilenirsiniz. Dışarı çıkarken buna göre giyinirsiniz. Kutuplardaki parçacıklardan yalnızca biri olan soğuk hava şimdilik sizi alakadar etmemektedir. (Öyle görünür sadece. Bunu açmak konuyu bulanıklaştırır. O yüzden sadece yakın çevrenin gücünü vurgulamak için es geçiyorum) Aileniz ve okulunuz size doğrudan bir kimlik kazandırmak için sürekli etkileşim altında kaldığınız büyük parçacıklardandır. 

Şimdi sırada ne var biliyor musunuz? Sürekli dünya hakkında yakınmaya başlayacaksınız. Diğer insanlar neden böyle deyip, sızlanıp duracaksınız. Bunu yapmayın diyemem size. Bu sizden beklenen bir davranış. Zaten beklenmeyen veya doğal olmayan bir davranış olamaz. Bunu, size benim belirtmem de benim olağan davranışım. Bunu yapmaktan geri kalamazdım anlayacağınız. Her neyse, şimdi siz bu yakınmalarınızla, olağan olarak bu şekilde olmuş bir birey veya toplumlar hakkında laf ebesi yapmaktan başka bir halta yaramıyorsunuz. Aslında yarıyorsunuz; sizi duyuyorlarsa, siz bir parçacık olarak onlara bu çarpışınızla onların yönünü değiştirebilirsiniz. 

Ama yine de yakınmalarınız boşunaydı. Çünkü dünyada olması gereken şeyler olur. Daha iyi bir dünya düşünemiyorum. Hepimiz boş konuşmaya devam edeceğiz. Zaten, Stirner demiyor mu: "Her sözcük boş laftır; en büyük boş laf Biricik'tir. Biricik ifade edilemeyendir", diye.

29 Temmuz 2018 Pazar

Hiçliğin Kuklası

Caspar David Friedrich - Meşe Ormanında Manastır
"Canavarlarla savaşanlar, sonunda canavar olmamaya dikkat etmelidirler. Ve bir boşluğa uzun süre bakarsan, boşluk da sana bakar."   Friedrich Nietzsche
İnsan ışığı kıran bir prizma gibidir. Işığı kırar, içinden renkler çıkar. Bu aynılığın sona ermesidir. Bir anda ilerleme, değişme, dönüşme başlar. Aslında ilerleme, değişme ya da dönüşüm; hiçbiri doğru sözcük değildir. Şöyle der Nietzsche; "Her şey gider, her şey geri gelir, sonrasızca döner varlık çarkı. Her şey ölür, her şey yine çiçeklenir; sonrasızca sürer varlık yılı." Bu varoluşçuluğun nihilizme değdiği noktadır. Etkin miyiz; yoksa nesnelerin nesnesi miyiz? Varoluş sadece bir farkındalık mı?

Kayıp. Kaybolmuş biri. Sözcüklerin, duyguların, ilkel içgüdülerinin ardında görünmeyen birileriyiz. Dünyaya fırlatılmış varlıklar. İnsan özgür olmaya mahkumdur, der varoluşçular. Kötümser bakanlar ise, insanın iradesini bir yanılsama olarak görürler. İstediğinizi yapmakta özgürsünüz, ama istediğinizi isteyemezsiniz, der Schopenhauer.

Eylemlerime nesneler (duygular, düşünceler) karar verecek. Bilincimin duygularıma hükmedebileceği sanrısı beni "biri" olmaktan kurtaramayacak. İnsan davranışlarının %95'i bilinçdışı gerçekleşmektedir. Bilincime uğrayan her düşüncede iradenin tarafımca gerçekleştiğini düşüneceğim. İşte temel fark burası. Bilincim tarafından değerlendirilen seçim (yargı, ing. judgment), eylemi gerçekleştirme ve gerçekleştirmeme olasılıkları arasında gidip gelir. Burası kendimi özgür sandığım yer. Çünkü yapmak veya yapmamak elimdedir. Ama burada bir sorun var:

i.) Eylemleri belirleme kriterlerim (deneyimler, gelecek planları, genetik, duygular vs.) benim iradem tarafından mı belirlendi? Hayır.

Bir insanı gerçekleştiren tüm o geçmiş yollar ve hazır bulunan duygular ve genetik, bireye, adını ve senaryosunu bilmediği bir senaryoda durmadan sufle vererek yönetir. Bir kuklayız biz. Sadece yaşadıklarını gözlemleyen bir iç görü var bizde. İşte orada kaybolmuşuz. Kuklacının sahibinin elinde, zoraki oynadığını hissetmesi gibi.