Pages

20 Ekim 2012 Cumartesi

Edebiyatta Anti-Kahramanların Yükselişi

Henri Rousseau - Carnival Evening
"İletişim araçları gitgide yaygınlaşıyor ve bunlar, domates salçası ve şiddetiyle birlikte batı demokrasisini yayıyorlar. Bunlar, güçlünün egemenliğini kabullenmeyi öğreten ya da bir sosisle mutluluğu, bir sigara ile onuru, bir otomobil ile kişiliği birbirine karıştırmayı öğreten günlük mesajlar taşıyor".
                                                                                    Eduardo Galeano

20. yy.dan sonra edebiyat, anti-kahramanların önlenemez yükselişine sahne olmuştur. Bir anti-kahraman ise sıradan bir roman kahramanına göre daha alaycı, eleştirel, bağnaz veya kötümserdir. Toplumsal dayatmalara karşı çıkan, sıradan toplum insanıdır. Oblomov, Selim Işık, Bardamu, Mersault, Aylak Adam C., İvan Karamazov gibi birçok modern ve postmodern roman kahramanı ahlaki eğilimlerinde, hayata bakış açılarında kusurlar bulunan ya da başka bir ifadeyle söylemek gerekirse idealleri olmayan veya sarsılmış karakterlerdir.

Peki bu yükselişin altında yatan nedir? Bu elbette toplumsal bir eğilimin neticesidir. Sanayi toplumuyla dönüşen ve hızlı yaşamaya başlayan Avrupa toplumları materyalist bir sürecin etkisi altına girmiştir. "Katı olan her şey buharlaşıyor ve kutsal olan ne varsa sıradanlaşıyor" diyen Marx'ın tespiti bu açıdan çok doğru bir ifadedir bana göre. Artık masallardan ve kusursuz kahramanlardan uzaklaşan Avrupalılar, daha sert, acımasız, gaddar, ironik ve alaycı karakterlere yönelmiştir.Dolayısıyla anti-kahramanların yükselişi, Batı'nın mekanik devriminin sonuçlarından biridir. Hızlı üretim ve tüketimin koşuşturmasına şahit olan Avrupalılar, edebiyatta, bu çarkın altında ezilip büzülen karakterlere odaklanmıştır. Yeni bir yaşam biçimi Avrupa'dan doğup yükselmeye başlamış ve sanatı, edebiyatı da önüne katmıştır.

Modernizmle başlayan yeni dönemde Doğu'nun egzotik, rengarenk ve masalsı yaşam biçimi ayakta kalamamıştır. Avrupa'dan akan bu karanlık ve agresif ırmak, Doğu'ya da taşınca, o rengarenklik de silinip gitmiş; yerini kalıcı bir griliğe bırakmıştır... Bu zararlı atıklarla denizin kirlenmesi gibi bir şey; düşünceler ve yaşam biçimi de bu şekilde kirlenmiştir işte. Kendi kültürlerinden uzaklaşıp, Batı medeniyetlerinin kılık kıyafetinden, şirketleşmesine ve hatta düşünce biçimlerine kadar benzemeye başlayan Doğu medeniyetleri de bunun kanıtı olsa gerek.

Bana göre bunu yitip gitmiş bir çeşitlilik olarak görmek ve hayıflanmak da gerekmiyor. İnsan veya toplumlar için izlenmesi gereken doğru bir yol da yok bence. Olması gereken zaten olandır. Bu mahvımıza yol açacaksa bile. Anti-kahramanlar konusuna dönersek, şunu da söyleyebiliriz; artık modern edebiyatın anti-kahramanları da silinme noktasına gelmiştir. Bir roman kahramanının pek az marjinal özelliği vardır; hatta neredeyse yoktur. Nüfus patlaması yaşayan yeryüzünde, mekanikleşen ve sınırsız haberleşebilen toplumlar gri bir renkte giderek ve artarak homojenleşmiş ve sonuçta yüzeysellik ve düşüncede sertlik ve rasyonellik her kafaya had safhada yerleşmiştir...

22 Eylül 2012 Cumartesi

Bilinç Hastalık Mıdır / Akıl Dışılık

Paul Klee - Ad Marginen
"'Kendimi duyumsuyorum ama sadece içine kirpik kaçan göz, şişmiş parmak veya çürük diş kendini duyumsar, bireysel varlığının bilincine varır. Sağlıklı göz veya parmak ya da diş varlarmış gibi görünmezler. Yani gayet açık, değil mi? Kendi kendinin bilincine varmak hastalıktır.''
                                                                                                           Yevgeni Zamyatin


19. yy. Rus aydınlarının üzerinde durduğu en önemli konu budur. İvan Turgenyev'in "Babalar ve Oğullar" romanından sonra başlayan nihilist akım, Dostoyevski'de iyice belirgin hale gelmiştir. Hatta "Yer Altından Notlar" kitabının 16. sayfasında "Bilinç hastalıktır..." şeklinde devam eden bir monoloğu vardır. Çevresinde olup bitenlere anlam veremeyen bu edebi grup, Rus köylülerin/mujik aksine mutsuzdurlar. Çünkü varoluşu felsefi açıdan sorgulayan bu grup, özellikle Tanrı'nın ve hükümlerinin toplum tarafından peşinen kabullenilişini anlamsız bulurlar ve kıyasıya eleştirirler.

Peki bilinç neden hastalıktır? Bunun en derininde yatan sebeplerden biri, insan bilincinin kıyaslanabileceği  hiçbir benzer bilincin gözlemlenememesidir. Uzayın uzak derinliklerinin keşfi şimdilik mümkün olmadığından ve yakın uzayda bilinç sahibi bir canlıya rastlanamadığından bu durum en azından şimdilik böyledir. Mesela şu açıdan bu duruma yaklaşabiliriz. Özellikle teknolojinin hızla geliştiği 20. yüzyıl ve sonrasında insanlık teknolojik aletlerin ve gelişen sanayinin büyüsüne kapılmış ve kendisini yeryüzünün akıl sahibi efendisi saymakla birlikte bilincin tam ve güvenilir olduğu fikrine de saplanmıştır. Aslında bu anlayış, akılla sağlanan her türlü bilgiye güvenilmesi gerektiğini söyleyen John Locke'un desteksiz ifadelerinden kaynaklanmaktadır. Çünkü yapılan çok detaylı ve gelişmiş bir icat bile insan bilincini yüceltemez. Bilincin her zaman gerçeğe yaslandığını düşünmek rasyonel değildir. Öyle bile olsa biz bunu bilemezdik veya başkasına aktaramazdık. Bu düşünce biçimi de nihilizmin babası sayılan, Yunan filozof Gorgias'a aittir. Gördüğünüz üzere bilincin yalnızlığı bunun bir kaynağı olabilir.

Bir başka neden bilincin rasyonel olma iddiasının sürekli bir şekilde ihlal edilmesidir. Öncelikle şunu da söylemeliyim; Voltaire, "İnsan Zekasının Sınırları" yazısında, insanın sınırlı uzmanlık bilgisine çok fazla yaslandığını çok daha önceleri söylemiş bulunmaktadır. Bunun için de şunu örnek vermiştir; Bir kasabaya doktor olarak atanan bir adam, bilgi birikiminin, görgüsünün ve bakış açısının kasabalılardan geniş olduğunu düşünerek bununla böbürlenmektedir. Halbuki, bilmediği/bilemeyeceği şeyleri duyumsamak istemez. Bu nedenle kendisine soru sorulan her konuda ahkam kesmeye başlar. Bilinemezliğin gücünü yok sayar. Dolayısıyla, matematiksel bir mantıkla açıklanmaya çalışılan her konu, eninde sonunda bilinmezliğin ve rasyonel olmayanın ve de rastsal olanın avucuna düşer. Dolayısıyla akıl dışı evren, bilinci sürekli uyarmaktadır.

2 Ağustos 2012 Perşembe

Etkileşim

Salvador Dali - Metamorphose de Narcisse
"İnsan, kendi düşüncelerinin farkında olduğu zaman görecektir ki; düşünen ve düşünce şeklinde bir bölünme vardır. Gözlemleyen ve gözlemlediği, deneyimleyen ve deneyimlediği. Sonunda bunun bir illüzyondan ibaret olduğunu keşfedecektir. Sonra sadece saf bir gözlem kalacaktır, geçmişin ve zamanın gölgesini içermeyen bir kavrayış..."  
"Eylemlerimiz bilgi ve zaman üzerine kurulu olduğu için, insan zamanın kölesidir. Düşünce sürekli sınırlıdır, bu nedenle biz çatışma ve mücadele içinde yaşarız. Psikolojik evrim yoktur..."   Jiddu Krishnamurti
İki insanın tartışması bana her zaman ilginç gelir. Peki, bir tartışmada gerçekte olup biten nedir? Dil, ile aktarılan aslında nedir? Dolayısıyla, insanın insanla veya doğayla etkileşiminde tam olarak ne olur?

Dilbilimciler şöyle diyor; mesajın gönderilme süreci ne kadar önemliyse, algılayanın durumu da o kadar önemlidir. Yani, bir mesaj gönderilmekle süreç tamamlanmış olmaz. Dilin ve vücudun kullanış biçiminden, algılayıcının kelimeyi seçme kapasitesine kadar her şey önemlidir bu süreçte. Peki, etkileşim yalnızca tartışmadan mı kaynaklanır? Elbette ki hayır! İnsanın doğayla veya eşyayla etkileşimi de önemlidir ki, bu işleri daha karmaşık hale getirir.

Bu konuyu daha da ilginç yapan bir nokta da var bana göre. O da, insanın kendisini stabil bir varlık olarak ele alması. Özellikle modernitenin toplumlarda yerleşmesiyle iyice gözden kaçan bir durum olmuştur bu. İnsanın kendisini makine benzeri sistematik bir süreçten geçtiğini varsaymasıyla da ilişkilidir. Özellikle 19. ve 20. yüzyılda yayımlanan kitaplar(daha sonra radyo, gazete ve tv yayınlarıyla birlikte), insanı ve hayata bakış açısını modül modül sistematize etmiştir. Mesela, ortak takvim kullanımıyla, insan yaşamının süresinde belirgin bir sürecin olduğunu devamlı hatırlatmak bunlardan biridir. Hukuk kurallarını tam, yetkin, katı ve eleştirilemez bir biçimde uygulamak. İnsan doğasına ters düşen silahlı çatışma, milliyetçilik(milliyet tebaa kültüründen saf ırk sempatizanlığına dönmüştür), sanayi devriminde çalışma saatleri vs. Bu aslında artan oranlı vergi dilimine benzer. Sınıflar, çeşitli nicelikte oranlarla daha çeşitli katmanlara ayrılmıştır. Aristokrat, köylü kesimden; iş adamı, işçi sınıfına geçiştir bu bir bakıma. Ama kademeler hayatın her alanında vardır artık ve daha fazladır (derindir) üstelik.

Teorema (1968)
Herkese eşitlik ve adalet anlayışının, kademeli yaşam sürecinin önemli bir sakıncası vardır elbette. O da "etkileşim"in sanıldığından daha fazla olmasıdır. Hayatın geri planında unutulan bu derin boşluk, Nietzsche'nin felsefesine göre sanatla doldurulmalıdır. Bol ironi, sarkazm ve sulandırmayla. Artık yaşamda dalga geçilmeyi hak etmeyen hiçbir kıyafet yoktur. Çünkü, dünya üzerindeki tüm insanlar, hak etmedikleri birer kimlik edinmişlerdir kendilerine. Her saniye tükenen ve tüketen toplumlar, kaybettikleri varoluş yönünü sanatla doldurmaya çalışırlar; daha sonra edebiyat ve daha sonra da sinemayla... Halbuki, modernitenin çöküşüne şahit olan ve postmodern yapısalcılığın temelini atan çalışmaları bulunan Max Stirner, modernitenin bu duygusal çöküşü karşısında kahkahalara boğulmaktadır. Çünkü, ona göre yapılacak hiçbir şey yoktur. Pier Paolo Pasolini'nin, Teorema filmindeki sanat eleştirisi bu duruma paralel düşmektedir. Beyaz bir çerçeve üzerine, gözlerini kapadıktan sonra, işeyen genç adam, gözlerini açmadan, bu tabloyu duvara asar. Bu da akıldan çıkan, aklımızın arka planına attığımız hayati boşluğa işaret eden bir eleştiri olmuştur. 

Buraya kadar biraz karışık şeylerden bahsettim. İnsanların kendi iç çatışmalarını ve çevreleriyle olan etkileşimlerini iyi yönetemediklerini düşündürmek istedim. Bunu yaparken de dil sorunundan yola çıktım. Ama daha somut bir örnek vermeliyim diye düşünüyorum.

Bu örnekte fizikteki "optik" çalışmalarıdır. İslam felsefesinin aydınlanma döneminde, Grek filozofların ve bilim insanlarının yapıtları iki yüzyıl boyunca hızla Arapça'ya çevrilmiştir Bu süreçte en dikkat çeken konulardan biri de fizikteki optik konusu olmuştur. Kındi gibi evvel düşünürler, görme olayını "gözışın" anlayışıyla açıklamaya çalışmıştır. Yani gözden çıkan ışınlar nesneleri algılamamıza yarar. Daha sonra Farabi ve İbni Sina gibi düşünürler "nesneışın" görüşünü öne sürmüşlerdir. Buna göre nesnelerden gelen veya yansıya ışınlar görme olayını açıklar. Eğer gözışın anlayışı doğru olsaydı, gözden çıkan ışınların uzak yıldızları bile görebilecek maddesel bir ışınım yaydığı kabul edilecekti ki bu hiç gerçekçi bir yaklaşım değil. İşte günümüzde insan aklında da böyle bir yanlış bakış açısı hüküm sürmekte bana göre. İnsan aklı duyularıyla etkileşime geçtiği çevresinin oluşturduğu bir bilinçtir yalnızca. Görme hadisesi, bilme hadisesiyle aynıdır yani.



Etkileşimin bir yönü de insani duyguların derecelendirilmesi meselesidir. güzel-çirkin, doğru-yanlış, uzak-yakın gibi. Bu sıfatlar da marjinaldir. Bunları bilgisayar programlamasında 0-1 olarak gösteririz. Halbuki duygular görecelidir ve marjinal noktalar arasında değişir. Buna saçaklı mantık diyoruz ve bu hemen her sıfat için geçerlidir. İnsanın marjinal olarak, güzel, kıskanç, uzun boylu, vahşi gibi sıfatlara sahip olması imkansızdır. Bunlar bir nispilik yani oransallık içerir. Ama konuşma dilinde ve algılarımızda bunu çözemediğimiz veya bu noktayı atladığımız aşikar. Bir insanın kaçık olması bile bir derece meselesidir. Örneğin, Italo Calvino'nun, "İkiye Bölünen Vikont" romanının kahramanı Medardo'yu ele alalım. Medardo, bir savaş sırasında kendisine isabet eden bir gülleyle uzunlamasına ikiye bölünür ve savaştan bu şekilde doğduğu topraklara döner. Medardo'nun ikiye bölünen vücudunun bir yanı her zaman iyilik yapmak istemektedir. Diğer yanı ise tam bir zorba ve vahşidir. Vikont'un himayesindeki topraklarda yaşayan insanlar Vikont'un kötü yarısından kaçıp saklanmaktadırlar. Ama iyi tarafını da aynı şekilde sevemezler. Çünkü, iyi her işe burnunu sokar ve insanlara yardım etmek isterken, mesela buğday fiyatlarının düşük olmasını isterken, köylüye zarar vermektedir. Bu yüzden köylü, iyi tarafa kötülük, kötü tarafa iyilik aşılamaya çalışır ve nedense bu iki marjinal adamı da sevemezler. Ama insan, iyi ve kötünün mükemmel karışımı olan insanı daha çok sever ve katlanılabilir bulurlar. Bu postmodern roman, insanın, çevresiyle etkileşiminin, tarifsiz bir aynası olduğunu gösterir.

Jiddu Krishnamurti, insanı güdüleyen şeyin, temelde tatmin edici açıklamalar bulmak olduğunu söyler;
"İnsanların hedefi, temeldeki arzusu genellikle rahatlatıcı, tatmin edici bir şey bulmaktır; korkulardan, sorulardan, tedirginlikten, şüpheden kurtulabilmek için bir tür güvence, teminat istiyor insanlar. Çoğumuz dört elle sarılabileceğimiz kalıcı bir şey istiyoruz, değil mi?"

Bu insan psikolojisinin temel zaafına işaret ediyor. Psikolojik evrimin olmaması, insanın derin düşüncelerden uzak durması, yaşamın uçup gidici olmasından kaynaklanmaktadır bir bakıma. Halbuki sınırsız etkileşimin ve deneyci kuşkuculuğun ardında özgür bir düşünce dünyası yatıyor. Rene Descartes şöyle diyor; "Eğer gerçeği gerçekten bilmek istiyorsan, yaşamında bir kez olsun bütün şeyler hakkında şüphe et." 

18 Temmuz 2012 Çarşamba

Unutmaya Övgü

Gustav Klimt - The Kiss
"Süleyman, yeryüzünde yeni bir şey yok diye buyurur. Böylece nasıl Eflatun, bütün bilginin anımsama olduğunu kurmuşsa; Süleyman da bütün yenilik, yalnızca unutuştur yargısını verir".   Francis Bacon / Denemeler
Deliliğe Övgü, Yürümeye Övgü, hatta Cehenneme Övgü kitapları varken, neden Unutmaya Övgü yoktur bilemiyorum. Halbuki unutmak, unutabilmek en büyük nimetlerden biri. Başımıza gelen bunca şeyin, hatırlamak, dolayısıyla hafızadan kaynaklandığı ise apaçık bir gerçek.

Üstelik kötü anıların hafızamızda daha çok yer etmesi, aklımızın bir kusuru olmalı. Sinir sistemimizi harap eden hemen her olay daha akılda kalıcı oluyor. Çünkü, yalnızca kötü bir durumdan kurtulmak ister insan; bunun için çırpınır. Kötü bir olayla karşılaştığımızda sınırlarını zorlayan aklımız, eşik şiddetinin çok üstüne çıkan sinir hücrelerimizden ötürü, zihinlerimiz, acılarımızı biriktiren, kapkaranlık bir mahzen oluveriyor. İyi anılarımızı hatırlamak istediğimizde ise, çoğunlukla bunlardan artık yoksun olduğumuzu fark ediyoruz. Gençliğinin güzel günlerini hatırlayıp, “Neydi o deli gibi gidişimiz, bembeyaz köpüklerle, açıklara!” diyen Orhan Veli’nin yahut, “Yaşamak istiyorum gençliğimi yeni baştan” diyen Cahit Sıtkı’nın yitirilmiş mutluluklardan ötürü buruk olduğunu söylemeye gerek bile yok.

Bir de yazıyla gelen geçmişin yükü var elbette. Kim bir borcundan “hatırlayamıyorum” diyerek kurtulabilir artık? Kim geçmişte kalan kötü bir evliliğin anılarını dosyalardan çıkarabilir? Kim işlediği suçun cezasını unutarak yaşayabilir? Çünkü, istenildiğinde hatırlatmak için yaşadıklarımızı, yükümlülüklermizi ve haklarımızı kaydediyoruz bir yerlere.

Oysa hafızamız olmasaydı, nasıl olurdu kimbilir? “The Groundhog Day” veya “Memento” filmlerinde olduğu gibi hafızamız devamlı sıfırlansaydı? Her sabah kalktığımızda geçmişin ağırlığını omuzlarımızda hissetmeseydik? Hafızamız bizi yükümlülükler altına soktu. Ve biz bu borcu ödemek için medeniyetimizi bu kadar geliştirmek zorunda kaldık.

Ama yine de unutabiliyoruz hiç değilse (ya da alışıyoruz). Hiç değilse her şeyi hatırlayamayan bir zekamız var. Üzüldüğümüzü, kaybettiğimizi, kaybolduğumuzu, hınçla dolduğumuzu unutabiliyoruz, -arada sırada hatırlatsalar da-. Bu da bize dayanma gücü veriyor. O yüzden şöyle denilebilir;

“Seni unutmak elbet üzecek beni
Ama unutmayı unutsam
Halim nice olurdu?”

14 Temmuz 2012 Cumartesi

Negatif Deneycilik ve Başarının Sırrı

Henri Rousseau - The Sleeping Gypsy
"Sadece tecrübe ile test edilmiş bir sistemi ampirik ve bilimsel kabul edeceğim. Bir sistemin doğrulanabilirliği ya da yanlışlanabilirliği kriter olarak alınmalıdır."   Karl Popper
Bir dizi doğrulayıcı olgu mutlak surette delil oluşturmaz. Gerçeğe negatif örneklerle yaklaşırız, doğrulama yoluyla değil. Gözlemlenmiş olgulara dayanarak yapılan genellemeler yanıltıcıdır. Ama "başarının sırrı" gibi iddialı bir çıkış yapan kitaplar, bunun bir metodu olabileceğini varsayıyor. Her başarılı işin arkasında altın ve gümüş kurallar olduğunu varsayan bu kitapların tamamı düzmecedir aslında. Peki, bu sonuca nasıl ulaşabiliriz?

Victor Borchard, 1878'de negatif deneyciliğin önemini vurgulayan ilk isimdir. Daha sonra Karl Popper ise "yanlışlanabilirlik" tekniğiyle bu yöntemi geliştirmiştir. Ona göre; doğrulayıcıları çok olan fakat yanlışlayıcıları belirsiz olan bu kuramlar, bilimsel olmayan kuramlardı. Popper, hangi kuram olursa olsun belli koşullarda deneysel destek bulmanın kolay olduğunu; bilimselliğin ampirik destek sağlamada değil, kuramın hangi koşullar altında yanlış olduğunu belirlemeyi esas aldı. Eğer bir kuram yanlışlanabilir ise, bilimseldir. En iyi kuram "zamana bağlı olarak yanlışlanabilir, çürütülebilir olan kuramdır" demiştir Karl Popper.

Nassim Nicholas Taleb, Siyah Kuğu kitabında şöyle diyor; "Beyaz Kuğuları görmek, Siyah Kuğuların olmadığını kanıtlamaz. Ancak burada bir istisna söz konusu; Hangi ifadenin yanlış olduğunu biliyorum, fakat bu hangisinin doğru olduğunu bildiğim anlamına gelmiyor. Bir Siyah Kuğu görürsem, tüm kuğuların beyaz olmadığını doğrulayabilirim! Birini cinayet işlerken görürsem, onun bir katil olduğundan emin olabilirim. Fakat onu cinayet işlerken görmezsem masum olduğundan emin olamam. Aynı şey kanser saptaması için de geçerlidir: Tek bir habis tümörün olması kanser olduğunuzu kanıtlar, fakat böyle bir bulgunun olmaması kanserli olmadığınıza dair kesin bir delil anlamına gelmez."

Bu bakış açısı, gündelik yaşantımızda, farkında olmadan sürekli tuzağa düşmemize neden oluyor aslında. Aklımızın bir zaafı da diyebiliriz buna. Örneğin, doğrulama yöntemi ile anlatılan sayısız başarı hikayesini buna örnek verebiliriz. New York'da uzun yıllardır işleyen ve aşırı karlar elde eden restoranlar üzerinde bir araştırma yapılmış. Genelde, bu restoran işletmecilerinin yer seçiminde, işlerini yürütürken aldıkları kararlarda bir zeka aranmaya çalışılmış. Genelde böyle olur zaten. Bir şekilde başarılı olan, zekasıyla bir yere geldiği varsayılır. Ama işin aslı şu ki, New York caddeleri başarısız restoran hikayeleri ile doludur. Fakat bu hikayeler hasır altı edildiği için, buzdağının görünen yüzü her zaman zeki insanları, -sanki gerçeklermiş gibi- lanse eder.

Abraham Lincoln
Örneğin, Abraham Lincoln'un yaşam hikayesi buna iyi bir örnek teşkil eder. Başarının vazgeçmemekle ve ısrar etmekle kazanılabileceğine inandırmaya çalışan kişisel gelişim kitapları, Abraham Lincoln'un hayatı boyunca başarısızlıklarla karşılaştığına ama hiçbirinde yılmadığı için, sonunda ABD Başkanlığına kadar uzandığından bahsedilir. Esasen sabrın ve azmin garantilediği hiçbir başarı hikayesi yoktur. Çünkü, aynı kişisel gelişim kitapları, çok çalışmasına rağmen, sükse yapacak bir başarıyı elde edememiş, hatta başarısız olarak kalmış insanların hikayelerini anlatmaz.. İşte bunların yoksunluğu, insanlarda bir bakış açısı yanılsamasına neden olur. Özetle göremedeğimiz gerçekleri, unutmaya gayret ederiz.

Belki de başarının sırrı, teorilerimizin yanlışlarını ortaya koyacak hususları araştırmaktır.

12 Temmuz 2012 Perşembe

Karakter

 Renè Magritte - Specchio Falso
"Kendinden hiç söz etmemek çok soylu bir ikiyüzlülüktür."   Friedrich Nietzsche
Yunanca "basma, basım" kökünden gelir karakter kelimesi ve doğanın bize yapıştırdığı bir etiket gibidir. Tabii, insan karakteri zamanla oluşur ve yerleşir. Çevresiyle sürekli bir etkileşimde olan insan deneyimlerini biriktirerek bunları yansıtmaya başlar -bilinçli ve bilinçsiz bir şekilde-.

Peki insan karakteri köklü bir biçimde değişebilir mi? Bu soruyu cevaplamadan önce söylemem gereken şey şu; insanın ruhunda ve aklında tüm düşünceler vardır ve potansiyel olarak gelişebilir. Acı veren dehşet, şiddet, asabiyet vs. gibi duygular hiçbir insana, hangi ırktan olursa olsun, uzak değildir. Sadece yaşam koşullarının etkisi altında sürekli bir dönüşüm içindedir. Tabii, bu dönüşüm, özellikle ilerleyen yaşlarda, köklü bir değişim olarak gerçekleşemez çoğu zaman. Yani belirli bir merkez etrafında duyguların şiddeti ve gereksinimi ortaya çıkar. Söz gelimi, çok asabi biri, çok nazik olmaz; bir katil, duygusal bir şaire sık sık dönüşmez... Ancak ve ancak etkisi çok güçlü birtakım olaylar buna ön ayak olabilir. Hatta Soren Kierkegaard bir kitabında, insan duygularını kalıcı bir şekilde değiştirmeye ve yeni biçimiyle oturtmaya yönelik çalışmalar olan, psikolojik tedaviye yönelik ilaçların boşuna bir çaba olduğunu da belirtmektedir. Yani, insan karakteri her yönüyle bir etkileşime maruz kalabilirse ancak ve ancak değişebilir. Bu etkinin süresi de bu karakter değişimini etkiler. 

Full Metal Jacket / Stanley Kubrick
Örneğin, Stanley Kubrick'in, "Full Metal Jacket" filminin ilk bölümünü hatırlarsak, askeriye içinde sürekli ve devamlı bir şiddete maruz kalan askerin yaşadığı trajik dönüşümü izliyoruz. Filmde bu askere, özellikle komutanı tarafından o denli bir baskı uygulanmasına rağmen, karakter 180 derece değişmemiş, aksine komutana bir şiddet yansıması olarak geri dönmüştür ancak ve asker bir ölüm makinesine dönüşmemiştir nihayetinde.  Dolayısıyla, insan karakterinin çok güçlü bir etkileşimle dahi olsa, özellikle kısa sürede değiştirilebilmesi pek mümkün gözükmemektedir. Olsa olsa bu daha uzun bir çabanın sonucu olabilir ama bu dahi, hesaplanabilecek ve yönetilebilecek bir süreç değildir çoğu zaman.

Bütün bunlardan çıkardığımız bir sonuç da şu; "insan karakterini oluşturan duygularının aksi istikametinde olan duygular da aslında kişiliğinde mevcuttur". Fakat karakteri oluşturan duygular, bu kalan duyguları bastırır ve unutturur. Halbuki bir insanın karakteri, aslında etkin bir seçime değil, çevresinin ona bir armağanı gibidir. Tolstoy, belki de bu noktayı gördüğü içindir ki, insanın dünyada yalnızca sevgiyi aramasını öğütler. Çünkü, ancak sevgi ve iyilik gibi duygular içimizdeki potansiyel canavarları saklayabilir.

Voltaire ise şöyle bir hikaye anlatır; Doğuştan sert, öfkeli bir adam bir gün bir haksızlıktan yakınmak için Fransa Kralı I. François'in karşısına çıkar; hükümdarın yüzü, saray adamlarının saygılı hali, hatta bulunduğu yer, bu adamın üzerinde güçlü bir etki uyandırır; elinde olmadan gözlerini önüne eğer, dik sesi yumuşar; kuzu kuzu dilekçesini krala sunar; kendisini (hiç değilse o an için) aralarında bulunduğu hatta aralarında pusulayı şaşırdığı o saray adamları kadar doğuştan yumuşak bir adam; sanırsınız, ama I. François insan yüzünden anlıyorsa, eğik, ama donuk bir ateşle yanan gözlerinden, yüzünün gergin kaslarından, birbirine yapışmış dudaklarından bu adamın, hiç de öyle görünmek zorunda olduğu kadar yumuşak huylu olmadığını kolayca keşfeder. Bu adamın peşi sıra Pavia'ya gelir ve ikisi de bir sebepten buralılar tarafından yakalanır ve ikisi de Madrid'te ceza evine kapatılır.

I. François'in yüceliği artık üzerinde aynı etkiyi uyandırmamaktadır; o kadar saydığı adamla yüz göz olmuştur. Bir gün, kralın çizmelerini çekerken, beceriksizce çekerken, başına gelen felaketten sonra huysuzlaşan kral kızar; bizimki kralı tersler; çizmelerini de tuttuğu gibi pencereden fırlatır, atar.

Görüldüğü gibi, statü farkı karaktere kazınmış bir baskıdan başka bir şey değildir. Şartlar bir anda değiştiğinde, bakış açısı da değişmekte ve resesif duygular öne çıkıp, krala karşı saygıdan cayan bir tebaa ortaya çıkmaktadır. O halde karakter ne insan için, ne de toplumlar için genel geçer değildir. Ama yine de davranışları belirlemektedir. 

İnsanlar arasındaki çatışmaların temelinde bu karakter farkları yatmaktadır. Öyleyse, insanı çatışmaya ve kibre sürükleyip mutsuz eden de bu baskılı, yapışık karakter içgüdüsüdür. Ego'dan beslenen duygular, fanatik boyutlara ulaşır insanlarda ve hemen her karakter, naif bir çizgiyi dahi ifade etse böylesine fanatiktir. Çünkü, karakterler arasında en iyi olduğuna inanılan ve her insana empoze edilmeye çalışılanları vardır. Fakat insan doğası bunu kabul etmemektedir. İşte burada felsefenin ve sorgulamanın önemi çıkıyor ortaya. Bir karakteri oluşturan her türlü duygu insanın özbenliğinde bile sorgulanmalıdır. İnsana öğütlenmesi gereken en önemli tek duygu sorgulama olabilir bu açıdan bakıldığında.

Voltaire, şöyle bitiriyor; yetkinleşiyoruz, yumuşuyoruz, doğanın bize verdiği şeyleri gizliyoruz, ama onlara hiçbir şey katamıyoruz.

20 Haziran 2012 Çarşamba

Sınırları Aşan Geçmiş

Salvador Dali - Persistence of Memory
"Çok potansiyelimiz vardı ve parlak bir geleceğimiz,ama yeteneğimizi zekâmıza harcadık. Körü körüne teknolojiyi takip etmemiz sadece kendi kıyametimizi çabuklaştırdı. Bizim dünyamız sona eriyor ama hayat devam etmeli".      Tim Burton
"Felsefe inanılanın inanılmaya değer olup olmadığını araştırmaktır".     Peter Abelard
İnsanlık tarihinin en önemli buluşu şüphesiz "yazı"dır. Yazının bulunmasından öncesine dair yaşam biçimine dair bildiklerimiz ya oldukça sınırlıdır ya da bugün kulağa olağanüstü gelen masallardan, ozanların dilden dile dolaşan destanlarından ve arkeololojik çalışmalardan ibarettir. Bu sınırlı veri ve bilgilerle çok uzun bir zaman dilimini resmetmeye çalışıyoruz.

6000 yıllık yazı tarihiyle, insan duyularla algılanan ve aklının filtresinden geçen dünya önce taşlara daha sonra kağıtlara aktarıldı. Kağıdın icadı da bu açıdan önemlidir. Çünkü taşın üzerinde, düşük standartlarla kaydedilmiş yazı ve resimler, zamana yenik düşme tehlikesi altındaydı. Taşınabilirliği oldukça azdı ve olabildiğince yöresel kalıyordu. 


Ama kağıdın icadıyla, yazının mobilizasyonunda çığır açıldı ve insan hayatına dair, yine insanın kendisi tarafından yapılan çıkarsamalar, elden ele, kıtalardan kıtalara dolaşmaya başladı ve bu hareketlilik hem ortak bir akıl dilinin oluşmasına hem de insan geçmişinin daha aydınlık olmasına yaradı. Çok fazla insanın gözlem gücüyle yazı dünyasına katılması, masallardan ve destanlardan uzaklaşıp, bir çeşit gerçekçiliğe yakınlaşmamıza neden oldu. Geçmiş birikerek bir çığ halini aldı.


Veri ve bilgilerin kaydedilip aktarılması teknolojisini sırasıyla anlatmaya gerek yok. Açık olan şu ki, bugün geldiğimiz noktada yazıyla birlikte görüntü ve ses aktarım teknolojisinin de hayli gelişmiş olması, bizi geçmişe karşı daha sorumlu kılıyor.


17. ve 18. yüzyılda bile (yakın geçmiş olarak nitelendirebiliriz) basılan kitap sayısı son derece sınırlı iken, bugün hemen her konuda, her gün sayısız kitap çıkıyor, makale yazılıyor. Dünyada yaşayan nüfusun o dönemlerden bugüne 10 kat arttığını söylesek bile, bu kayıt altına aldığımız veri ve bilgilerin yanında neredeyse bir hiç kalır. Bir insan, hayatı boyunca bu kadar bilginin arasında nasıl dolaşmalıdır? İşte cevabını merak ettiği asıl soru bu.


Geçmiş öylesine büyüdü, öylesine büyüdü ki, bir insanın varoluşunu anlama ve hayatı kavrama noktasında ayağına vurduğu bir pranga gibi oldu. En doğru ve geçerli bilgiyi nereden alması gerektiğini bilemez hale geldi. Kütüphaneler hınca hınç dolu. Peki, bu kadar doküman, görsel ve işitsel materyal (müzik, film) ne işe yarıyor? Her insana hitap edemeyeceği aşikar olan bu kayıtlı verilerden hangilerini seçmeli insan? Şurası muhakkak ki, artık bilginin genele hitap etme çabası da kalmadı. Artık kayıtlar belirli zümreleri hedef alıyor ve arz edilen bilgi ve veri, talep edileni çoktan geçti ve geçerliliği de daha az bir zaman dilimini hedefliyor. 


Yazılı, görsel ve işitsel materyallerin etki süresi ve geçerli ömrü de giderek kısalacak. Parsel parsel paylaşılan ve her santimetrekaresi satılıp, kayıt altına alınan kaynakları kıt dünyamızda yaşamımız sınırlanacak. Devletin kendi özgürlüğünü korumak için koyduğu ve  her an düzenleyip çerçevesini genişlettiği hukuk kuralları bizim özgürlüğümüze yeni ve aşılmaz sınırlar olacak. Her an kameralarla ve ses kayıt cihazlarıyla kaydedilebilen yaşamımızda, davranışlarımız, geçmişimiz her an sonuç doğurmaya gebe olacak.


Bu kadar kayıtlı bilginin arasında insan ne yapmalı şaşırıyor. Nasıl yaşamalı ve bunu nereden öğrenmeli? Bugünün bilgisini öğrenirken, geleceği yakalamamıza yardımcı olacak geniş bilgiyi, daha doğrusu felsefeyi ıskalarız gibi geliyor.

7 Haziran 2012 Perşembe

Gösteri Toplumu

Pierre Auguste Renoir - Le Dejeuner des Canotiers (1881)
"Dünyanın en tehlikeli hali, cehaletin örgütlü eyleme geçme halidir".
                                                                                                    Goethe
Guy Debord'un aynı isimli kitabı ve filmine ithafen;
"Modern üretim koşullarının egemen olduğu toplumlarda yaşam, uçsuz bucaksız bir gösteriler yığını olarak sunulur. Doğrudan yaşanmış olan her şey, gerileyerek bir temsile dönüşmüş durumdadır. Yaşamın her açısından ayrılan görüntüler, yaşamın bütünlüğünün artık geri getirilemediği ortak bir akımın içinde kaybolup gider. Gerçeğin parçalanmış görünümleri, kendilerini sadece izlenebilecek müstakil, bir sahte dünya olarak yeni bir bütünlük içinde yeniden gruplar".
Yaşamın temsili ise bir oyundur, piyestir. Monty Pyhton üyesi John Cleese, yaratıcılık seminerlerinden birinde bu ifadeyi kullanır. Oyun veya piyes gerçek hayatın, basite indirgenmiş, tek yönlü bir yansıması gibidir. Fakat gösteri toplumunda, oyun, temsil ettiği şeyin önüne geçmektedir. Tüketim toplumu, hayatının parçalanmış karelerini paketleyip sunuma gayretine girişir.
"Gösteri kendini asla sorgulanamayacak olan geniş ve ulaşılamaz bir gerçeklik olarak sunar. Tek mesajı şudur: “Görünen şey iyidir; iyi olan görünür.” Talep ettiği bu edilgen kabulleniş, görünümler üzerindeki tekeli, herhangi bir cevaba fırsat vermeden ortaya çıkışı vasıtasıyla etkili bir biçimde dayatılmış durumdadır. Gösteri, insanları boyunduruğu altına alabilme yetisine sahiptir. Çünkü ekonomi, onlara zaten tamamen boyun eğdirmiştir. Gösteri, ekonominin bizzat kendisi için gelişmesidir".
Çağımıza, tüketim toplumuna bir bakın. Gösteriyle gelen imaj dünyasına bir göz gezdirin. Sadece son yüzyılda   bile toplumun kılık kıyafetinden, düşünme biçimine kadar ne kadar da hızlı bir dönüşüm geçirdiğini düşünün. Bir bütün olarak fikir dünyamızın, düşlerimizin parçalanarak nasıl da yüzeyselleştiğini kavramaya gayret edin. Her anlamda yüzeyselleşmenin bir sonucu olan "paçozlaşma"yı kavramaya çalışın.

Alev Alatlı'nın kullandığı bir kavram olan paçozlaşma, düş ve fikir dünyasında giderek yüzeyselleşen bir toplumu ifade etmektedir. Amerika'da yüksek eğitim kurumlarının, bilim ve fikir cemaatlerini koruduğunu da ekler. Ama bizim gibi az gelişmiş toplulukların, böyle zümreleri de kalmamıştır. Yüzeyselleşme toplumun her tabakasına sirayet etmiştir.
"Gösteri, zincirlenmiş bir modern toplumunun kabusudur ve sonuçta uyku isteği dışında bir şey ifade etmez. Gösteri, o uykunun bekçisidir. Modern toplumdaki pratik iktidarın kendisini toplumdan ayırması ve gösteri içinde bağımsız bir ülke kurmuş olması yalnızca, o iktidar pratiğinin uyum eksikligi çekmeye devam etmesi ve kendisiyle çelişki içinde bulunmaya, devam etmesi ile açıklanabilir. Gösterinin kökeni, tüm sosyal özelleşmelerin en eskisi olan iktidarın özelleşmesidir".
Bireyin yalnız başına kaldığı zaman, kendini oluşturmak için ne yapması gerektiği sorununa çözüm getirmeye çalışan Oğuz Atay, "insan dış dünyanın uyutucu durgunluğuna kapılmamalıdır" diye öğütler. Bu elbette gösteri toplumunun uyuşukluğunun ve durgunluğunun bir tespitidir. Varoluşunu hafife alan kitleler, gücü elinde bulunduran iktidarın gösterileriyle uyuşur
"İnsanlar, ürettikleri şeyden ayrı olmalarına rağmen yine de dünyalarındaki her bir detayı sürekli artan güçle üretmektedir. Bu nedenle de o dünyayla aralarında gitgide artan bir bölünmüşlük bulurlar. Yaşamları kendi eserleri olmaya ne kadar yaklaşırsa, o yaşamdan o kadar yoksun kalırlar. Gösteri, birikim aşamasında olan öyle bir sermayedir ki görüntülere dönüşür".
İnsan yaşamı gitgide bir imaj haline gelir böylece. Her görüntü sermayesi birikerek bir yığın halini alır ve gösteri bireyin amacı oluverir.
"Gösteri, sürekli bir afyon savaşıdır; malları metalar ile, kendi yasalarına göre giderek büyüyen ayakta kalma mücadelesini tatmin ile özdeşleştirmeyi insanlara kabul ettirmeyi hedefler. Fakat eğer tüketilebilir ayakta kalma mücadelesi sürekli büyüyen bir şey ise bunun nedeni ayakta kalmanın mahrumiyeti daima kapsıyor olmasıdır. Eğer giderek büyüyen ayakta kalma mücadelesinin ötesinde hiçbir şey yoksa, eğer bu büyümenin durabileceği hiçbir nokta yoksa, bunun nedeni bu büyümenin mahrumiyetin ötesinde olması değil, tam tersine zenginleşmiş mahrumiyet olmasıdır".
Tüketim toplumunun ulaşacağı bir nokta yoktur. Rekabetin çetin olması veya dönüşümün hızıyla hedeflenen bir amaç da yoktur. Tüketim toplumunun amacı gibi görünen dönüşüm, gösteri hüviyetini alarak, topluma geri yansır. Toplum, ekonomik açıdan ürettiği şeyden bağımsız olması gerekirken ve üretim aşamasında hali hazırda o şeyden uzak iken, daha sonra ona tam bağımlı hale gelir.
"Gösteri, mevcut düzenin kendisi hakkında verdiği kesintisiz söylev, onun övgü dolu monoloğudur. Yaşam koşullarının totaliter yönetimi döneminde iktidarın kendi portresidir. Gösteri ilişkilerindeki fetişist katıksız nesnellik görünüşü, bu ilişkinin insanlar ve sınıflar arasındaki ilişki olma özelliğini gizler: Sanki ikinci bir doğa kaçınılmaz yasalarıyla çevremize hükmediyormuş gibidir. Ama gösteri, doğal bir gelişme olarak düşünülen teknik gelişmenin zorunlu bir ürünü değildir. Tam tersine, gösteri toplumu kendi teknik içeriğini seçen biçimdir. En ezici yüzeysel tezahürleri olan kitle iletişim araçlarının sınırlı görünümü altında ele alınan gösteri, basit bir aletler toplamı olarak toplumu istila ediyormuş gibi görünse bile bu aletler aslında hiç de yansız değildir, aksine gösterinin bütüncül öz devinimine elverişli olan araçlardır. Eğer böyle tekniklerin geliştiği çağın toplumsal ihtiyaçları sadece bu teknikler dolayısıyla tatmin edilebiliyorsa, eğer bu toplumun yönetimi ve insanlar arasındaki bütün bağlantılar artık sadece bu anlık iletişim gücünün aracılığıyla uygulanabiliyorsa bunun nedeni bu iletişimin temelde tek yanlı olmasıdır; bu iletişimin yoğunlaşması, belirlenmiş bu yönetimin sürmesini sağlayan araçların var olan sistemin yönetiminin elinde toplanmasına denk düşer. Gösterinin genelleşmiş bölünmesi modern devletten, yani toplumsal iş bölümünün ürünü ve sınıf tahakkümünün organı olan toplumdaki genel bölünme biçiminden ayrı değildir".
Gösteri yalnızca ve yalnızca düzene hizmet eder. Tek gayreti de düzenin devamlılığını sağlamaktır. Toplumu oluşturan her bireyin, iktidarın gösterisiyle uyuşması istenir. Birey ekonomik toplumun ona sunduklarıyla düşünmelidir ve yaşamını idame ettirmelidir. Bireyin ütopyalar üretmesi istenmez. Öyle olsa bile, bu yalnızca gösteriyi, iktidarın gösterisini yüceltmek veya korumak amaçlı olmalıdır. Sanat da özgür olmamalıdır buna göre. Hatta bir yerde Guy Debord şöyle der; "Sanatın büyüklüğü yaşamın alacakaranlığında ortaya çıkar ve sanatın yüceliği sadece yaşamın sonunda ortaya çıkmaya başlar".

Ayrıca "Gösteri Toplumu" kitabını ingilizce okumak için;
http://www.marxists.org/reference/archive/debord/society.htm

Türkçe alt yazılı filmi izlemek için de;
http://www.youtube.com/watch?v=IaHMgToJIjA

27 Mayıs 2012 Pazar

Özgürlüğe Dair 4 - Korkunun Krallığı

Max Ernst - Europe After the Rain II
"Hayat bizim kurduğumuz, tasarladığımız bir oyun değildir; orada sahne alan kim olursa olsun, ona ne kadar yakın olursak olalım her şey bizim istediğimiz gibi gelişmeyebilir. Hayata dair her kurgumuz, her gelecek planımız başka başka hayatların, başka ruhların, kişiliklerin beklentileri ve hayatlarıyla ölçülür, orada her beklenti hayal kırıklıklarına gebedir; beklentilerini birer inanca dönüştüren yürekler içinse hayattan derin bir çöküş beklemektedir. Bu inancın söndüğü yerde yeni bir hayata açılacak bir kapı yoktur".   Stefan Zweig
Özgürlüğün bir başka boyutu da insanın ne ise o olmasına neden olan düşüncelerini açığa vurabilme genişliğidir. İnsanın düşüncelerine yön veren tüm olasılıklar, bir şekilde düzenlenmiş dış dünya hükümlerine ve kısıtlarına karşı nasıl reaksiyon verebilir; ne kadar ileri gidebilir ve çizgiyi geçebilir mi diye düşünebilmeliyiz.

Elbette geldiğimiz nokta bizim için kaçınılmaz bir sondu. Davranışlarımız, sözlerimiz ve diğer tüm olasılıklar bizi buraya, bugün bulunduğumuz noktaya getirdi. Bu kaçınılmaz son görüşümü daha önce de açıklamıştım zaten. Bu noktanın iyi anlaşılmasını isterim. Fakat bu durum, yine de esiri olduğumuz "korkunun krallığı"ndan bahsetmemize engel teşkil etmiyor.

Stefan Zweig, İkinci Dünya Savaşı'nın Avrupa kültüründe yarattığı faşizan tahribatı görüp kaygı ve endişeleri neticesinde eşiyle beraber intihar eden önemli bir yazardı mesela. Kurulan korku imparatorluğu, 1940'larda en belirgin haliyle Avrupa halkına yansıtılıyordu. Silahlar çekilmişti ve sindirme politikası açıkça uygulanıyordu. Nitekim Zweig'in ölümünden kısa bir süre önce yayınlanan son kitabı "Satranç"ın kahramanı, faşizan bir baskının izole ettiği ve bu dışlanmanın ve zorunlu içe kapanıklığın neticesinde satranç dehası olup çıkan biridir.

Korkunun Krallığı bugün daha farklı bir yöntem izliyor ama kesinlikle daha güçlü. Çünkü silahlar yok; çünkü düşmanınızı göremiyorsunuz. Çünkü tahribatın derecesini ölçemezsiniz. Bir sürü terim, kavram ve ideoloji havada uçuşuyor. Gücü elinde bulunduran otorite bu kavramlara çok iyi yaslanıyor. Korkunun Krallığı'ndan kurtulabilmek için satranç dehası olup en iyi hamleleri görmek dahi yetmiyor.

Satranç oyunu ise doğa üstü bir şey değildir. İnsan ürünüdür. Satrançtaki taşların hamlelerine insan karar vermiştir. Başarı satrancın ruhuna nüfuz etmekle alakalıdır. Ama satranç bilmek gerçekçi değildir. Korkunun krallığıyla savaşmanın gerçek olmadığı gibi... 

Bir hiç uğruna yüzyıllardır otoritenin zulmüne uğradı insanlık... 

Attila İlhan'ın enfes bir şiirinden esinlediğim "Korkunun Krallığı";

geceleri bir ıslık
penceremin altında birileri
beni çağırıyorlar
(yoksa yanılıyor muyum)
koşup bakıyorum kimseler yok
sarayburnu'nda sis düdükleri
mektuplarım kayboluyor posta kutusundan
birileri çalıyor ama kim
geçen akşam yağmuru değiştirdiler
yumuşak başlamıştı tatlı ve ılık
nasıl olduysa kestiremedim
az sonra sülfirik asitti gökten yağan
(cam iplikleri halinde yağıyor
değdiği yeri eriterek
duman duman)

biryerlere gidecek oluyorum
ardımda birileri
hayal meyal varla yok arası
cigaralarını avuçlarında saklamış
gözlerinde aynalı güneş gözlükleri
(bilmem yanılıyor muyum)
daha dün geceyarısı
telefonda birileri
fakat konuşmuyorlar
bir bubi tuzağı sessizliği hüküm sürüyor
türlü olasılıklarla yüklü
olağanüstü iri
bir o kadar da tehditkar
(bilmem yanılıyor muyum)
beni dehşete düşürmek istiyorlar

nasıl oluyor anlamıyorum
gece yayın bitmiş televizyonu kapamışım
ekranda ansızın birileri
kapalı demir bir kapı gibi suratları
gözleri ateş saçıyorlar
gözlerinde tarifsiz bir hışım
bıyıkları zifiri karanlık
ele geçirebilirlerse beni öldürmek
besbelli maksatları
(yanılıyor muyum neyim)
yanlış bir mıknatıs fırtınası içindeyim
şişe yeşili şerare atlamaları
şurup kırmızısı çakıntılar
sağım solum her tarafım elektrik
korkuyorum
korktuğumun bilincindeyim
birileri
şalteri indirdi indirecek
işim bitik.

24 Mayıs 2012 Perşembe

Emeğin Erozyonu

Claude Monet - Nympheas
"Tüketim ideoloğunun dileği bütün dünyayı yutmak; tüketici biberon için çığlıklar atan ebedi süt çocuğu".   Erich Fromm
Emek; mal veya hizmet üretimi sırasında ortaya konan insan kaynağıdır. Üretimi gerçekleştirenlerin fiziksel ve düşünsel katkılarıdır. Emeğin erozyonu güç dengelerini değiştiren bir unsurdur. Bu noktada emeğin karşılığı olan değerin ne ölçüde elde edilebildiğini eleştirebiliriz.

21. yüzyılın milletleri şirketlerdir. Bağlı oldukları ulustan çok kapitalin sahibine hizmet ederler. Öyle ki silah ticaretiyle muazzam karlara ulaşmak için ideolojik, dini tartışmaların fitili ateşleniyor ve kutuplaşmalara destekler verilebiliyor. Bu çatışmalarınsa doğrudan bir devlete veya halkına bir yarar sağlayabileceğini düşünmek zor. Fakat bahsetmek istediğim bu değil. Kar odaklı çalışan firmaların aç gözlülüğü karşısında eriyen emek, iş gücü.

Artık ticareti yapılabilir hemen her şeyin bir fiyatı var. İnsanın üzerinde yaşayabileceği tüm toprak parçası parsellenmiş, pay edilmiş ve fiyatlandırılmış durumda. İktisatta serbest mal olarak nitelendirilen, yani herhangi bir fiyat biçilmemiş bir doğal kaynak vb. yok. Dünya üzerinde yalnızca bir iki küçük topluluk özerk ve devlete vergi vermeden yaşamını sürdürüyor ve böyle durumlar sadece istisnai.

Fiyatı olan bir şeyden faydalanmak istiyorsanız, elinizde sermayenizin olması gerekir. Sermayeyi bulmanın yegane yolu da sistemin içine dahil olmaktır. Öncelikle parayla dönen bu sistemin çarkları arasına girmek mecburiyetindedir her ergin (genel olarak yetişkin) birey. Daha sonra zihinsel veya bedensel bir emek vermek durumundadır kapitali elde etmek için. Peki gerçekte bu kapitalle elde edilen değer emeğin tam karşılığı mı? Bunu yaşam standartları veya en az geçim indirimi gibi standartlarla ölçmüyorum. Yalnızca emek, ederine eşit mi diye soruyorum.

Occupy Wall Street
Teorik olarak düşünürsek bu pek mümkün görünmüyor. Çünkü, şöyle bir gerçek var ki, dünyada sermaye gücünü elinde bulunduranların oranı, dünyanın geri kalanına göre kıyaslarsak %1 gibi komik bir rakamı gösteriyor. Böyle bir vahim istatistik, geçtiğimiz dönemde Amerika'da, kapitali elinde bulunduran bu %1'lik kesime karşı gerçekleştirilen "Occupy Wall Street" (Wall Street'i işgal et) protestolarıyla reaksiyon buldu.

Gerçekte emeğin ederinin ne olduğunu hesaplamak güç olsa da, böylesine önemli bir sermaye gücünü elinde bulunduran azınlığın, %99'luk kesimin emeğini hortumladığını açıkça söyleyebiliriz. Yani, dünya üzerindeki insanların neredeyse tamamı, emeğinin önemli bir kısmını küçük bir azınlığa hibe ediyor. Yani x kadar emeğin karşılığını çok komik ederlerle geri alıyor. Mesela; x/5, x/10 ve hatta x/100 gibi...

Peki bunun sonuçları nelerdir? Sermaye gücünün bir defa eline alan bu küçük azınlık, emeğinin karşılığını alamadığı görüşünü nerde savunacağını bilemeyen çoğunluğa hükmediyor. Çünkü, sistemde hak arayabilecek bir mekanizma yok. Liberal iktisatta her şey arz talep dengesine göre oluşuyor belki ama sermayenin akışı alt tabakalara doğru rijit yani katı. İnsanoğlunun sürekli yenilenmesi ve yeni iş gücünün her gün sisteme katılması müthiş bir emek sirkülasyonu sağlıyor ama aynı anda sermaye bu kadar sirküle olmuyor. Bunun nedenlerinden biri de mirasçılık. Miras olarak aktarılan sermayenin bölünmesi bile sermaye sahiplerinin gücünün azalmasına neden olmuyor. Bu söylediklerim sermaye sahiplerine karşı bir atak değil ama söz gelimi milyon veya milyar dolarla ölçülen bir servete sahip bir iş adamının sermayesi, ölümünden sonra 10'a bile bölünse bu bir güç kaybına neden olmuyor. Kaldı ki şirketlerin tüzel kişiliği sermayenin buhar olmasına engel oluyor. Hisseler kişiler arasında el değiştirse bile şirkete yapışık olduğu çok da bir şey fark etmiyor.

Şimdi bir malın ederini hesaplayan eksperler (uzmanlar) elbette var. Bunlar menkul veya gayrimenkulün fiyatını piyasa gidişatına göre çok iyi hesaplayabilirler ama gerçekten de bir mal veya hizmetin ederinin ne olabileceğini düşünebiliyor muyuz? Daha doğrusu emeğimizin değerinin gerçekte ne kadar sermayeye değer olabileceğini. Buradaki sorun, halk tabakasından insanların hayatlarını idame ettirebilmesi sorunu değil kesinlikle. Kaldı ki, şirketler modern kölelikle tutsak ettikleri hane halkını doyurmayı ve geçindirmeyi kendilerine bir görev edinmişler. Kesinlikle kölelerini aç ve açıkta bırakmazlar. Ama sessiz sedasız bir sermaye ve bu sermayeyle beraber kayan bir güç kayması yaşanıyor. Emeğin erozyonu diyorum ben buna.

Şimdi basit ve teorik bir durum ortaya koyarak devam edelim. Bir iş adamı ile bir işçi; ortak bir amaca hizmet için yürüttükleri iş için ne kadar emek harcarlar? Saat olarak baktığımızda arada hiçbir fark yoktur varsa bile bu işçi aleyhinedir. Kol gücü veya zihin gücü olarak değerlendirirsek, ya da fiziksel veya ruhsal yıpranma açısından bakarsak burada yine ve kesinlikle işçinin aleyhine bir durum olduğunu fark ederiz. Elde edilen edere baktığımızda ise, işçinin kazanacağı ücretin saat veya gün başına ürettiği birimle veya sabit bir ücretle kısıtlandığını görürüz. Halbuki iş sahibinin kazancı teorik olarak sonsuzdur. Bunu işi kurmak için ortaya koyduğu kapitalle ilişkilendirirler ve tabii iş sahibi olmanın verdiği riskle. Halbuki, iş adamının kar olasılığı sınırsız ve firma ömrü sonsuz iken, olası kaybı kesinlikle sınırlıdır. Firma çalışırken aldığı kredileri dahi katsak bile.

Şimdi geldiğimiz noktaya bir bakalım; sermaye sahiplerinin elinden neredeyse hiç çıkmayan bir güç ve hane halkının birkaç istisna dışında, emeğiyle kesinlikle ulaşamayacağı bir tepe noktası var... Dünyadaki toplam kapitalin %40'ının bu %1'lik kesimde olduğu söyleniyor. Bu gerçekten vahim bir durum ve şirketler artık ilk kuruldukları dönemden daha güçlüler. Bir defa artan sermayeleri onların söz sahibi olmasını sağladı. Hatta hiseleri zarar görmesin diye bugün, bazı önemli siyasi kararlar borsanın kapanış gününde açıklanıyor. Şirketler devlet kararlarına etki eden önemli bir güç oldu. 

Şöyle bir şey de duymuştum; bugün, 50 yıl önce var olan şirketlerin çok önemli bir kısmı artık yok. Buradaki oranı hatırlayamıyorum ama çok büyük bir rakamdı orası kesin en az %80 gibi. Bu şunu gösteriyor; birçok şirket zamana yenik düştü ve kaybolup gitti. Ama bugün artık eskisi kadar cılız değiller. Hem kanunlar, hem de insanlar karşısında daha güçlüler. Para piyasalarını derinleştirdiler. Banka kredileriyle hane halklarının evlerinin daha da içlerine girdiler. Sistemin dışında kalan ve kendilerine hizmet etmeyen bireyler bırakmadılar. Artık sallansalar da o kadar kolay yıkılmıyorlar. Ekonomik savaşlar veren devletler iflas edebilecek büyük şirketleri kanatlarının altına almaya başladı bile çoktan.

Bugün artık çok önemli bir sermaye sahibi olmadan şirket bile kuramazsınız. Hele bir banka kurmak normal bir vatandaşın hayali bile olamaz. Sermaye sahipleri koltuklarına iyice yerleşti. Girişim ve başarı hikayeleri daha az duyulmaya başlanacak. Şimdilik hane halkının KOBİ olabilmek gibi bir vizyonu var en fazla. Birkaç internet yıldızından başka parlayan bir ışık yok. Çünkü emeğin erozyonu var. Bireyin şirket sahibi olabilme düşleri kurmasına yarayabilecek o ciddi sermayeyi nereden bulabilir? Bunun için ne kadar zamana ve daha çok da şansa ihtiyacı var?..

İnsanlar, tek gerçeğin hayatı idame ettirme olduğunu düşünüyorlar. En ekstrem tatil düşlerine, mülk düşlerine ulaşsalar bile unuttukları bir şey var bana göre; "emeğimin karşılığını alabiliyor muyum?" Dolayısıyla güç dengeleri hızla değişiyor. Monty Python üyesi, ünlü yönetmen Terry Gilliam'ın "şirket savaşları"nı konu eden harika kısa filmini izlemenizi de tavsiye edebilirim; "The Crimson Permanent Assurance".

Monty Python's The Crimson Permanent Assurance - Şirket Savaşları

16 Mayıs 2012 Çarşamba

Yakın Çağ Düşünce Tarihi

Antonio Ciseri - Ecce Homo
"Doğa kanunları Tanrı'nın emirleridir. Onlar olmasa, biz âhlakı dayandıracak bir temel bulamayız".                                       John Locke
"Her bireyin kendi koşullarını iyileştirmeye yönelik doğal çabaları, dışarıdan yapılacak herhangi bir yardımdan çok daha yararlıdır ve toplumda servet ve refahın artması için yeterlidir".                                                                                                                                        Adam Smith
"Yoksulluğu azaltmadan zenginliği arttıran ve suç işleme bakımından,sayılardan daha hızlı artış gösteren bir toplumsal sistemin özünde çürümüş birşeylerin olması gerekir".                         Karl Marx
“Sen kaçıksın be insan! Kafasında büyük şeyler ve tanrılar dünyası kuran ve kurduklarına da inanan sen, hayaletler ülkesi kurup kendini onlara karşı vazifelendiriyorsun, oysa o, sana el sallayan bir idealdir. Senin saplantın var! Şaka yaptığımı ya da mecazlı konuştuğumu sanma, yüksekliklere tutunanları, insanların büyük çoğunluğunu, neredeyse dünyadaki tüm insanları gerçek deliler olarak görüyorum, tımarhanelik deliler. ‘Saplantı’ diye neye derler? İnsanları egemenliğine almış bir düşünceye. (…) Örneğin, pek çok gazetemizde işlenen töre, yasa, Hıristiyanlık ve benzeri aptal ve boş laflar, saplantı ve kaçıkların zevzekliği değil mi? Ve içinde gezindikleri tımarhanenin çok büyük olmasındandır ki, özgürce dolaştıkları sanılmaktadır. Böyle bir kaçığın saplantısına dokunun da görün. Sizi arkadan vuracak kadar sinsi ve haindir.”                                                                                   Max Stirner

Felsefe genelde sıkıcı bir konu olarak görülür. Aslında hiç öyle değildir. Felsefe hem varoluşla ilgilenmesi açısından; hem de bilimsel disiplinler arası bağlantı kurması açısından çok önemlidir. Hatta felsefesi olmayan bilim / bilim insanı düşünülemez denilebilir. Felsefi yönü, yorum yönü gelişmemiş bir bilim insanı adayı asla gerçekten kayda değer bir bilim insanı olamaz görüşüne sahibim. Örneğin Albert Einstein'ın; arkadaşlarıyla kurduğu "the olympia academy" adını  verdikleri ve bilim ve felsefe alanında tartışmalar yaparak kendilerini geliştirdikleri grup, felsefenin bilimle birlikte anılmasının önemini gösteren işaretlerden biri olarak görülebilir. Benzer şekilde felsefeyi sevmeyen insan, bu dünyayı anlamaya gayret göstermeyen, sıradan biri olarak nitelendirilebilir kesinlikle. 

Bu yüzden yakın tarihimize, kendi açılarından damga vurmuş, günümüz paradigmasının esin kaynağı olan 4 büyük filozof ve iktisatçı hakkında anlatmak istediklerim var. Aslında bir çok büyük filozof sayılabilir ama bu büyük filozofların değeri, belirli bir eğilimi en iyi ifade etmelerinden ve de yakın tarihimizin düşünce ve yaşama biçimine doğrudan yön vermeleri açısından büyük önem taşıdıklarını düşünüyorum.

i.) John Locke
John Locke
İnsan zekasını "tabula rasa", yani boş bir levha olarak tanımlamıştır, John Locke. İnsan yaşadıkça gözlemlerinden ve deneyimlerinden öğrendikleriyle bu boş levhayı doldurur.

18. yy.'da aydınlanma çağının en önemli fikir adamlarının başında gelir. İnsan aklına olan güveni artırmış ve insanın aklıyla doğayı ve sosyal hayatı kavrayabileceğini  iddia etmiştir, ki bu günümüzde hala geçerli olan bir düşünce biçimidir.

Liberalizmin de temellerini atan John Locke, insanın aklıyla çıkarlarını maksimize edeceğini düşündüğü seçeneği, rasyonel olarak seçeceğini iddia eder. İnsan davranışlarında tercih mantığı önemlidir ama bunu sadece bu açıdan değerlendirmek anlamlı olmamıştır.

Rekabeti evrenselleştirip, gücün geri dönülemez biçimde girişimcilere kaymasına neden olan Locke; sosyal bilimlerde "Bourns Humain Del Spirit" yani "İnsan Zekasının Sınırları" olduğunu ifade eden Voltaire'e karşı kaybetmiştir, diyebiliriz.

http://www.postmodernizm.blogspot.com/2011/06/insan-zekasnn-snrlar-bornes-de-lesprit.html
ii.) Adam Smith
Adam Smith
"Ulusların Zenginliği" kitabının yazarı bir başka önemli liberal de Adam Smith'dir. Bugün bir çokları tarafından, liberal düşünceleri yüzünden kıyasıya eleştirilse de, aslında John Locke'dan daha manevidir diyebiliriz. 

Özellikle değer kavramı üzerinden getirdiği eleştirilerle, liberal düşüncenin içinden çıkamayacağı durumları henüz o çağda göstermiştir. 

"Güneşin altında tenini ısıtan bir dilenci ile, daha çok tüketmek, daha pahalı ürünler kullanabilmek için zamanını harcayan, emeğini tüketen bir çalışan arasında değer bakımından ilişki kuramıyorum" diyerek bunu açıkça göstermiştir aslında.

Smith; aklın bilimsel analizlerdeki rolünü kabul etmekle beraber, gözlemlere de gereken değerin verilmesi gerektiğine inanmaktadır. Bu yaklaşımın (tercih mantığı) insanın belirli bir andaki arzu ve ihtiyaçlarına en uygun ve en pratik şekilde cevap verebilecek alanları ortaya koyabileceği düşünülmektedir. Aynı zamanda bireylerin, kendi arzu ve ihtiyaçlarını etkileyip gerektiğinde değişmesine de olanak tanımaktadır. Dolayısıyla, kendi bireysel fayda maksimizasyonunu düşünen akılcı bireylerin; kendi arzu ve isteklerini tatmin edip birbirleriyle tutarlı hale getirebilecekleri de düşünülmektedir. Böylece toplumsal çıkarların maksimumlaşacağı ifade edilmektedir.

Bu açıdan bakıldığında Smith'in, John Locke'dan farklı bir eğilim gösterdiğini söyleyebiliriz. Bu biraz daha insani bir eğilimdir ama yine de işin içinden çıkamadığı gözlemlenmektedir.

iii.) Karl Marx
Karl Marx
Karl Marx, liberalizmin getirdiği acımasız kapitalciliğin tam karşısında durmuş önemli bir iktisatçı ve düşünürdür. İlk defa proleter tabakayı ekonominin bir unsuru olarak görmüştür. Ekonomik modelleri çokça tartışılabilir, hatta önerdiği ekonomik modellerin başarısız olmuştur.

Elbette düşünce biçimi gökten zembille inmemiştir. Çağın acımasız rekabetine ve sömürüsüne bir başkaldırı niteliğindedir düşünceleri ve söylemleri. Bu açıdan daha insanidir liberallerden. 

Fakat Karl Marx'ın iktisadi düşünce tarihindeki rolü de tartışılmalıdır. Bir defa, Engels'le beraber yaptıkları çalışmalar, bir tepki unsurudur. Ayrıca, söyledikleri sistemi optimize etmek amaçlıdır. Yani, her ne kadar bir başkaldırı ve reaksiyon içerse de, yeniden bir ekonomik sistem önermekte ve bunu "insanın etkin unsur" olduğunu düşünerek optimize etmeye çalışmaktadır. 

Elbette çok önemli çzöümlemeleri vardır ve bunlar iki satırda eleştirilecek basitlikte değildir. Burada vurgulamak istediğim, Karl Marx'ın da, en nihayetinde bir atılım gerçekleştirme amacında olduğudur. Kurduğu diyalektikle o da en niihayetinde sistematik çalışmıştır. Ama yine de liberalizmin, "bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler" serbestisinin getirdiği mekanik dünyanın içinde daha insanidir ve bu açıdan çok önemlidir.

iv.) Max Stirner
Max Stirner
Max Stirner ise yakın çağ düşünce tarihinin en önemli filozoflarından biri olmuştur. Çoğu düşünür tarafından, günah keçisi ilan edilse de, aslında tam tersi mütevaziliği ve sağlam iradesiyle, olayları yorumlayış ve kavrayış biçimiyle hepsinden bir adım öndedir.

Şükrü Günbulut hakkında şöyle demiştir; "Hristiyanlıktan önce insan, dinin ve toplumun kölesi değildir. İnsanın özel yaşamı değerlidir. Ama bu dönemde insan, doğanın sultası altındadır. Hıristiyanlıktan sonra ise, doğa kaşısındaki kölelik, bu kez Allah karşısındaki köleliğe dönüşür. Stirner, çağdaşlarının belki, Allah’ın egemenliğini yıktıklarını, ama onu yeni bir kölelikle değiştirdiklerini söyler. Bu yeni kölelik Stirner’e göre devlete, yasaya ve insanliğa boyun eğme biçiminde görülür. Kısaca insan, ardarda, bir kez evrene, bir kez dine, bir kez insana köle olur".

Bireysel anarşizmi doruklarında yaşayan Max Stirner, Nietzsche'den önce hiççiliği ortaya daha sakin bir biçimde ortaya koymuş bir filozoftur. Düşünceleri post yapısalcılığın ve postmodernizmin de en önemli kaynaklarındandır ve nedense değeri günümüzde bile çok iyi anlaşılamamıştır.

Fritz Mauthner, "Stirner, ne bir şeytan ne de bir çılgındı, o, daha çok sakin ve nezihti;  gücü ve sözü büyüleyici bir insandı; dünyaya sığmayacak ve dolayısıyla açlıktan ölecek kadar biricikti; o, politik bir önder değildi, sadece iç dünyasında bir asiydi, çünkü onu insanlarla birleştirecek ortak bir dil bile yoktu", demiştir.

Stirner'i diğerlerinden ayıran en önemli noktalardan biri insan düşüncesinin kurduğu sistematiğe tamamen aykırı gelen düşünceleri ve sivri dilidir. Stirner felsefesi, biricik felsefesidir. Tek'e, yani insanın dünyaya ilk düştüğünde/geldiğinde karşılaştığı hiç'e karşı başkaldırısını ifade eder. Dolayısıyla bir geri dönüş / başlangıca dönüş gibidir bu düşünceler. Marx'ın yaptığı gibi sistemi optimize etmeye çalışmaz; sosyal hayatı geliştireceği düşünülen cümleler kurmaz o.

Stirner, Marx’ın çıkardığı Rheinische Zeitung’da Das unwahre Prinzip unserer Erziehung oder Humanismus und Realismus adlı eğitim ve hümanizm eleştirisini yayımlar ve daha sonra "Biricik ve Kendiliği" eserini yayımlar. Karl Marx, Stirner’in eserinden etkilenmesi sonucu garip bir duruma düşer. Feuerbach’tan ayrılır ve Stirner’e yanaşmaz ama alelacele intikam hırsıyla sözcüğü sözcüğüne yanıtladığı BvM’ne bir Anti-Stirner’lekarşılık verir. Baştan sona kadar polemik içerikli ve bir cambazın sahip olduğu yeteneklerle kaleme alınan bu eser, Marx’ın felsefi bir kriz yaşadığını ve bunun neticesi olarak da Stirner’e olan nefretini sergiler. Neticede Marx, Stirner eleştirisinde, Stirner’i yok etmek için, Sloterdijk’ın deyimiyle, kendi “ölümünü göze almaktadır”. Hatta Engels'in Marx'a yolladığı bir mektupta "inşa ettiklerinin yıkılmasını istemiyorsan uyuyan devi uyandırma" dediği söylenir. Marx’ın Anti-Stirner’i, Stirner’in etkisinde bocalayan Marx’ın felsefi krizinin en berrak kanıtıdır. Benzeri bir krizi daha sonra Nietzsche yaşayacaktır ve hiççilik felsefesinin isim babası olacaktır.

Liberalizmin isim babası olan ve bugün en güçlü rezerv para birimlerinden birinin üstünde "In God We Trust" yani, "Tanrı'ya İnanırız" yazıyorsa bu John Locke'un düşüncelerinden kaynaklanmaktadır. Max Stirner ise, terazinin diğer tarafında mütevazı duruşu ve ağırlığıyla belirmektedir.

Daha fazla bilgi için; http://www.projektmaxstirner.de/proje.htm

4 Mayıs 2012 Cuma

Yaşamak

Skrik - Edvard Munch
"İnsanın varlığı sırla kuşatılmıştır. Bizim dar bilgimiz ve tecrübemiz sınırsız denizlerde bir küçük adadır sadece."               John Stuart Mill
"Mobilya satın alırsınız. Kendinize dersiniz ki, bu hayatım boyunca ihtiyaç duyacağım son kanepe. Kanepeyi alırsınız ve sonraki birkaç yıl boyunca, hangi işiniz ters giderse gitsin, en azından kanepe sorununuzu çözmüş olduğunuzu bilirsiniz. Sonra o güzel yuvanızda kısılıp kalırsınız. Bir zamanlar sahip olduğunuz şeyler artık sizin sahibiniz olur."
                                                                                      Chuck Palahniuk 
Hayatın bekleyene, geride kalana tahammülü yok. Daima adımlar atmalısınız. Attığınız adımlar kalabalığın adımlarına uyum gösteriyorsa ne ala. Uyum göstermiyorsa dahi yürümeye devam etmeli. Yolculuğun nereye varacağının hiç önemi yok. Tek yapılması gereken beklememek. Çünkü bekleyen insan, kalabalığın ayakları altında ezilir. Yanlış bile olsa, bize çaresizliğimizi unutturacak yolumuzda ilerlemeliyiz.

Dünyada değişim rüzgarlarının bu denli şiddetli estiği bir dönem yaşanmamıştır. 7'den 70'e herkes koşturuyor. Öyle bir çark kurulmuş ki ve o kadar hızlı dönüyor ki bu çark, başımızın dönmemesi imkansız. Durup soluk almak isteyen insanınsa o çarklar arasında ezilmesi, parçalanması kaçınılmaz.

Peki sistemle neden bu kadar entegreyiz ve neden hepimizin bir parçası olan doğa ile daha fazla bütünleşik olamıyoruz? Neden kendimizi çok hızlı dönen bir çarkın esiri yaptık? Neden tüm yaşamımızı para kazanmak için rekabet etmeye endeksledik? Ve en önemlisi neden varoluşumuzla bu kadar az ilgileniyoruz?

Nazım Hikmet, "...yani, nasıl ve nerde olursak olalım hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak" derken, insanoğlunun varoluşuna karşı bu vurdumduymazlığını vurguluyordu belki de.

Yakın zamanda tv'den duyduğum bir fıkra şöyleydi; "Günde 5 balık tutan bir Meksika'lı balıkçı vardır. Küçük teknesiyle denize açılır her gün; denizden nafakasını aldıktan sonra eve döner. Bu balıklarla ve daha önceden hazırladığı bir şarapla beraber, eşiyle karnını doyuru; sonrasında fiesta yapar; siesta yapar; doğayla iç içedir ve hayatını böyle sürdürüp gider. Fakat daha sonra bir Amerika'lı iş adamı gelir ve Meksika'lıya borç para teklif eder. Böylece daha çok balık tutup, daha çok para kazanacağından ve lükse kavuşacağından bahseder. Halbuki bu bir ilüzyondur. İnsanlar kendilerine "ihtiyaçmış gibi gösterilen sayısız ürün" arasında yaşama mücadelesi veriyor. Bunu fark eden, Meksikalı balıkçı, bu zenginlik arayışının bir sonu olmadığını ve zaten keyifli bir hayat sürdüğünü söyleyerek Amerika'lı iş adamından kurtuluyor".

İktisatçı David Ricardo şöyle demiştir; "Dünya üzerindeki en değersiz şey, paradır". Yaklaşımı da şudur; para hiçbir işe yaramaz. Hiçbir ihtiyacı doğrudan gidermez. Yalnızca devletin verdiği değer açısından bir mübadele ve işlem aracı olmuştur. Söz gelimi, ıssız bir adaya düşse bir adam, banknotları hiçbir işe yaramaz. Karnını doyurmaz; üstünü örtmez; işini görmez vs.

Ama para bugün hayatın odak noktasındadır. Her yere girmiştir; bütün elleri dolaşmaktadır. Fark etsek de etmesek de sistemi devam ettirebilmek açısından en güçlü silah olmuştur. Para kazanmak ve sözde ihtiyaçlarını karşılamak için insanlar sisteme bağlanmıştır; tıpkı köle gibi. Yeryüzünde bayrakları olan kocaman çiftlikler vardır; bir "Hayvan Çiftliği"ne dönmüştür dünyamız.

Bir gün Dalai Lama'ya insan hakkında en çok neyin onu şaşırttığını sormuşlar. Cevaben şöyle demiş; "İnsanlar, para kazanmak adına sağlığını yitiriyor. Daha sonra sağlığını düzeltmek için de paralarını harcıyorlar. Gelecek hakkında daima çok endişeliler ve bu yüzden anın tadını çıkaramıyorlar. Bu sebeple ne "şimdi"de ne de gelecekte yaşayabiliyorlar; hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayıp; aslında hiç yaşamadan ölüyorlar".

Medeniyetimizin bu kadar hızlı dönüşmesine gerek yok. Bizler, bizi tanımlamayan işlerde gönüllü köleler olduk. Gücü elinde bulundurmak isteyen yöneticilere hizmet eden, dogmatik, sınırlı, yüzeysel insan toplulukları. Ne kadar yönlendirildiğimizin farkında bile değiliz.

Dünyada sisteme hizmet etmeyen çok az topluluk kalmıştır. J.M. Gustave Le Clezio'nun, Ourania'sında bahsettiği, Meksika'da bir tepede bulunan Campos gibi paranın kurduğu sistemden uzak topluluklar yalnızca ütopyadır artık. Çünkü her yer parsellendi; hemen her şeye fiyat biçildi ve sonra insanlar bununla birbirlerine bağlandı. Daha iyisine sahip olmak düşüncesi insanlara empoze edildi. Bundan kurtulamayız artık; bundan kolayca kurtulamayız. Başımızın üstünde devasa yıldızlar yüzerken; biz ilüzyonlarla uyutulduk.

1 Mayıs 2012 Salı

Hassasiyet mi, Bağımlılık mı?

"Haklı ya da haksız olduğumu yargılayan benim, benden başka bir yargıç yoktur. Başkaları sadece benim hakkımı onaylayıp onaylamadıklarını ve bunun onlarca da haklı olup olmadığını yargılayabilirler".
"Devlet, kendi şiddetine hukuk; bireyinkine ise suç adını verir".
                                                                                              Max Stirner 
İnsanda bağımlılık nedeni olan uyuşturucu maddeleri bilmeyenimiz yoktur. Bunların isimlerini ayrı ayrı saymaya lüzum görmüyorum. Bunun en önemli nedenlerinden biri de, bir şeyin zararlı olduğunu biliyorsanız; onu vurgulayıp sakıncalı olduğunu belirtmekten daha doğru bir seçenek varsa o da, bu zararlı şeyleri detaylandırıp, istemeden de olsa merak uyandırmaya sebep olmamaktır. Bu yüzden uyuşturuculardan ilerlemek istemiyorum.

Fakat günümüzde, insanları uyuşturduğu veya insanlarda bağımlılık yarattığı söylenen başka alışkanlıklar da var. Mesela bilgisayarda vakit geçirmek, alkol almak, kumar oynamak, bunların doğurdu asosyallik ve içe kapanma. Peşi sıra gelen suça meyletme, şiddet merakı ve toplumdan tümüyle izole olma durumları... İşte değinmek istediğim nokta, alışkanlıklarımızın, bağımlılıklarımızın altında yatan nedenler.

Bize söylenen, bağımlılık yaratan her şeyin, seçimlerimizin sonucu olduğudur. Çevre faktörlerine dikkat çekilse dahi, bir insanda bağımlılık yaratan şeyin; vücutta, zihinde bıraktığı kalıcı hasarlardan bahsedilir. Yani, zararlı bir alışkanlığa tutulmuşsanız, bundan kurtulmanız için tedavi olmanız gerekir. Nasıl ve ne şekilde başladığınız önemli değildir. Bir defa bedeninize nüfuz ettiyse bu şey, sizin bu şeyi alışkanlık haline getirmenize neden olacak uyarılmalar olacaktır zihninizde. Hücrelerinizle, düşüncelerinizle buluşmaya devam etmek için sürekli sinir sisteminizin baskısına uğrayacaksınızdır. En azından iddialar bu yönde.

Ama son zamanlarda yapılan araştırmalar bunun tersini gösteriyor. Buna göre insanda bir şeyin alışkanlık halini almasının başlıca faktörü, vücut reseptörleri tarafından algılanmış olması değildir sadece. Birçok başka faktörlerden de bahsedilmekte. Hatta, hiçbir maddenin insanda bağımlılık yaratmayacağı bile söyleniyor.

Peki bağımlılıklar neden oluşuyor? İlk neden, hassasiyetlerimizdir. Toplumsal sınıfların bu derece arttığı başka bir çağ görmemiştir insanlık. Duygu ve düşüncelerinizi özgürce paylaşabileceği bir segment, bir yakın insan grubu kurmak, artık çok daha zor. Çünkü, rekabetin getirdiği çok büyük bir baskı var insanın üstünde. Bu da hassasiyetleri artırıyor. 

Bir maddeye bağımlı olmakla, internete veya daha eskilerde olduğu gibi televizyona bağımlı olmak arasında pek fark yoktur. İzole olmaya neden olan baskılar var. İnsanı doğadan ve diğer insanlarla iletişimden koparan her şey, tuhaf alışkanlıklara, vazgeçilmesi güç saplantılara sürüklüyor aslında. O yüzden zararlı bir alışkanlığa tutulduğu söylenen kişiyi tedavi etmenin en iyi yöntemi, onu bir hücreye kapatıp, tamamen izole etmek değil; toplumla, yakın çevresiyle ve süregiden hayat mücadelesiyle zihnen ve bedenen uyuşmasını sağlayabilmektir diyebiriz. 

Mutlu ve refah bir topluma giden yol, zarar verdiği söylenen şeylerle mücadeleden değil, insanın fikren daha özgür hissedebileceği, doğayla ve çevresiyle daha bütünleşik yaşayabileceği bir sistemden geçiyor. Bu biraz şuna da benziyor aslında. Devletler, kaynaklarını suçun işlenmesini - suç planı oluştuktan sonra- önlemek amacıyla harcıyor. Hatta suçlularla dolup taşan hapishaneler kurmaktan vazgeçmiyorlar. Suçun ve hatta diğer bütün kötü alışkanlıkların insanın yaradılışından kaynaklandığını düşünüyorlar; genetiği bile katıyorlar bu işe. Ama gerçekte suç, sistemin kendi kendine attığı bir çelmedir; tökezlemesinin ve eksik yanlarının bir yerde patlak vermesidir işlenen fiiller.

O yüzden zararlı alışkanlıkların engellenmesine uygulanacak yöntem de, tıpkı suça karşı alınması gereken erken önlemler gibidir. Hassasiyetlerimizi aktive edecek, sistem normları ve yaşam düzeni tekrar gözden geçirilmelidir...

27 Nisan 2012 Cuma

Özgürlüğe Dair 3 - Alın Yazısı

Wheat Field With Crows, July 1890
"Tüm duyarlı nesneler, aynı günde doğmuş benim gibi acı çeker, benim gibi ölürler. Kartal, ödlek kurbanı üstüne çullanmış, titreyen organları kanlı gagasıyla parçalar. Savaşın toz dumanında yuvarlanan adam, can çekişen arkadaşının kanıyla kanı karışmakta, Beklerken leş kargalarına yem olma sırasını. Evet, her kişide tüm dünya sızlanmakta. Hepsi ıstırap için doğmuş, birbirini yok etmekte. Peki, bu korkunç kaos ne için? Her birimizin acısı hepimize mutluluk mu dersin! Ne kutsanacak dünya, öyleyse!!!"
"Eğer Tanrı var olmasaydı, onu icat etmek gerekirdi."   Voltaire
"Kimse özgür olduğuna inanan birinden, daha iyi bir köle olamaz".
                                                    Johann Wolfgang von Goethe
Gerçekten de, "alınyazısı" diye nitelendirdiğimiz şeyin ne olduğunu, daha doğrusu ne anlamlara geldiğini biliyor muyuz? Özgürlük ile alakalı olması açısından bu konuyu da incelemeyi gerekli buluyorum. Ve bu konuda en yetkin cümleleri söyleyen kişinin, Voltaire olduğunu sanıyorum. Şu anda baskısı bulunmayan, "Felsefe Sözlüğü" kitabından, "alın yazısı" maddesinde yazdıklarını alıntılayarak yola çıkmak istiyorum.

"Bize kadar gelen kitaplardan en eskisi Homeros'tur; dinsiz antik çağın törelerini, kabasaba kahramanları, insan biçimine sokulmuş kabasaba tanrıları hep orada bulursunuz; ama felsefenin tohumları, hele tanrılara hükmeden alın yazısı fikri de yine oradadır.
İuppiter boşuna Hektor'u kurtarmak istiyor; alınyazılarına Hektor'la Akhilleus'un alınyazılarını teraziye vuruyor; Troialı'nın Yunanlı tarafından kesinlikle öldürülmesi gerektiğini görüyor; buna karşı gelemez; o andan itibaren de Hektor'un koruyucu meleği Apollon kendisini bırakır. Homeros da destanında, antik çağın sahip olduğu bir ayrıcalığa uyarak, çoğu kez ortaya birbirine taban tabana zıt fikirler atmaz demiyorum; ama sonunda, kendisinde alınyazısı kavramını bulduğumuz ilk adamdır o. Görülüyor ki bu kavram onun zamanında çok yaygın bir haldeymiş.
Küçük yahudi ulusunun içinde yaşayan Ferisiler, alınyazısını birkaç yüzyıl sonra kabul ettiler: çünkü, yahudiler arasında ilk okumuşlar olan bu Ferisiler, kendileri de çok yeniydiler. İskenderiye'de stoacıların (hazcılar) dogmalarından bir bölümünü eski yahudi fikirlerine karıştırdılar. Hatta ermiş Hieronimus mezheplerinin bizim takvimimizden pek eski olmadığını söyler.
Filozofların her şeyin değişmez yasalara boyun eğdiğine, her şeyin düzenlenmiş, her şeyin zorunlu bir sonuç olduğuna inanmaları için ne Homeros'a, ne de Ferisilere hiçbir zaman gereksinimi olmadı".
Voltaire'in alınyazısı kavramındaki açıklamaları, insan düşüncesindeki klasik kadercilik anlayışına, taban tabana zıt bir eleştirel bakış açısı geitrmiştir. Voltaire'in de (filozof olmasından ötürü diyebiliriz) deterministik (sıkı neden sonuç ilişkisi kuran) bir zihne sahip olduğunu söyleyebiliriz. Bu nedenden ötürü olsa gerek, yazıyla birlikte kadercilik anlayışının dimağlarımıza nasıl ve ne şekilde yerleşmiş olabileceğini vurguluyor. Kadercilik yalnızca bir inanç meselesi olarak görülebilir ama kadercilikte tutarlılık aramak başka bir konudur esasen ve yalnızca özgür zihinlerin seçebileceği bir yoldur bu. Voltaire'de olduğu gibi... Devam edersek;

"Şu dünya, ya kendi yaradılışı sayesinde kendi fizik yasalarıyla ayakta duruyor, ya da bir Yüce Varlık, onu kendi yüce yasalarına göre meydana getirmiş: öyle olsa da, böyle olsa da, bu yasalar değişmez; öyle olsa da, böyle olsa da her şey zorunludur: ağır cisimler, havada durup dinlenmeye yönelmeden, yerin merkezine doğru yönelirler. Armut ağacı hiçbir zaman ananas vermez. Bir İspanyol köpeğinin içgüdüsü, bir devekuşunun içgüdüsü olamaz. Her şey düzenlenmiş, birbirine bağlanmış, sınırlandırılmıştır.
Burada Voltaire kadercilik anlayışının bakış açısından bakarak, her açıdan tutsak olduğumuz gerçeğini yineler. Bu paragraf Tanrı'nın var olması/olmaması eleştirisi değildir. Bu paragrafta anlatılmak istenen, Tanrı hakkındaki gerçek ne olursa olsun, bizim kadercilik bakış açısından baktığımızda, bir esirden başka bir şey olmadığımızdır. Bu insanın doğa karşısında, doğanın yasaları karşısında edilgen olmasından kaynaklanır. Mesela devamında şöyle diyor;

"...Budalalar diyorlar ki: doktor teyzemi öldürücü bir hastalıktan kurtardı, teyzemi yaşayacağından 10 yıl daha çok yaşattı. Becerikli geçinenleri de; "ihtiyatlı adam kendi alınyazısını kendisi yazar diyorlar". Ama ihtiyatlı adam çoğu zaman, alınyazısını kendisi yazacağına onun altında ezilir: ihtiyatlı adamları, alınyazısı ihtiyatlı etmiştir.
...Hekim teyzeni kurtardı; ama onu kurtarmakla doğanın düzenine aykırı bir iş görmedi: ona uydu. Teyzenin öyle bir kentte doğmamazlık edemeyeceği, öyle bir zamanda herhangi bir hastalığa tutulmaktan kaçınamayacağı, o hekimin onun bulunduğu kentten başka bir yerde bulunamayacağı, teyzenin onu çağırmak zorunda kalacağı, onun da teyzene kendisini iyi edecek ilaçları vereceği gün gibi meydandaydı."
Voltaire bu paragraflarında, kaçınılmaz bir sondan bahsediyor. Bir işin öyle olmasının nedeni, öyle olmasından başka bir yolun olmamasıdır. Kaçınılmaz sona giderken verdiğimiz kararlar özgür bir seçim olasılığı değil, sonuca giden yolda izlenmesi zorunlu adımlardır. Düşündüğümüz manada bir seçme özgürlüğü yoktur; yalnızca o zamana kadar edindiğimiz deneyimlerin bizi götürdüğü patikalar vardır. Devam edelim;

"...Bir takım insanlar da size; kaderciliğe inanmayın derler: çünkü o zaman her şey size kaçınılmaz görünür, hiçbir iş göremezsiniz, umursamazlık içinde çürür gidersiniz, ne zenginliklere, ne onurlara, ne de övgülere değer verirsiniz; hiçbir şeye sahip olmak istemez, kendinizi değersiz, güçsüz sanırsınız: böyle olursa hiçbir yetenek işlenemeyecek, her şey uyuşukluk içinde yok olup gidecektir.
Hiç korkmayın, baylar, mademki alınyazımız ön yargılara, tutkulara tutsak olmaktır, tutkularımız, ön yargılarımız hiçbir zaman eksik olmayacak: gür saçlı, güzel elli olmak nasıl elimizde değilse, çok değerli, büyük yeteneklere sahip olmanın da kendi elimizde bir şey olmadığını göreceğiz: hiçbir şeyle böbürlenmemek gerektiğine aklımız yatacak, yatacak ama gene de bencillikten kurtulamayacağız."
Ben de zorunlu olarak bunları yazma tutkusu var; sende de beni suçlu çıkarmak tutkusu: ikimiz de o denli budalayız, ikimiz de alınyazısının oyuncağıyız. Seninki yaradılışının gereği kötülük etmek, benimki de gerçeği sevmek, sen istesen de, istemesen de onu herkese yaymak".
Görüldüğü gibi acımasız ve sert bir kadercilik anlayışıdır bu. Daha evvel yazdığım "Küçük Oyunlar" başlıklı yazımla da uyuşuyor bu paragraflardaki cümleler. Peki ama özgürlüğümüz nerde kaldı diyebilirsiniz; onu da Voltaire cevaplasın;

"Yıkıntısında farelerde karnını doyuran baykuş, bülbüle demiş ki: O güzel gölgeliklerde şakımaktan vazgeç, kovuğuma gel de seni parçalayayım. Bülbül de cevap vermiş: Ben burada şakımak ve seninle alay etmek için doğmuşum."