Pages

12 Temmuz 2012 Perşembe

Karakter

 Renè Magritte - Specchio Falso
"Kendinden hiç söz etmemek çok soylu bir ikiyüzlülüktür."   Friedrich Nietzsche
Yunanca "basma, basım" kökünden gelir karakter kelimesi ve doğanın bize yapıştırdığı bir etiket gibidir. Tabii, insan karakteri zamanla oluşur ve yerleşir. Çevresiyle sürekli bir etkileşimde olan insan deneyimlerini biriktirerek bunları yansıtmaya başlar -bilinçli ve bilinçsiz bir şekilde-.

Peki insan karakteri köklü bir biçimde değişebilir mi? Bu soruyu cevaplamadan önce söylemem gereken şey şu; insanın ruhunda ve aklında tüm düşünceler vardır ve potansiyel olarak gelişebilir. Acı veren dehşet, şiddet, asabiyet vs. gibi duygular hiçbir insana, hangi ırktan olursa olsun, uzak değildir. Sadece yaşam koşullarının etkisi altında sürekli bir dönüşüm içindedir. Tabii, bu dönüşüm, özellikle ilerleyen yaşlarda, köklü bir değişim olarak gerçekleşemez çoğu zaman. Yani belirli bir merkez etrafında duyguların şiddeti ve gereksinimi ortaya çıkar. Söz gelimi, çok asabi biri, çok nazik olmaz; bir katil, duygusal bir şaire sık sık dönüşmez... Ancak ve ancak etkisi çok güçlü birtakım olaylar buna ön ayak olabilir. Hatta Soren Kierkegaard bir kitabında, insan duygularını kalıcı bir şekilde değiştirmeye ve yeni biçimiyle oturtmaya yönelik çalışmalar olan, psikolojik tedaviye yönelik ilaçların boşuna bir çaba olduğunu da belirtmektedir. Yani, insan karakteri her yönüyle bir etkileşime maruz kalabilirse ancak ve ancak değişebilir. Bu etkinin süresi de bu karakter değişimini etkiler. 

Full Metal Jacket / Stanley Kubrick
Örneğin, Stanley Kubrick'in, "Full Metal Jacket" filminin ilk bölümünü hatırlarsak, askeriye içinde sürekli ve devamlı bir şiddete maruz kalan askerin yaşadığı trajik dönüşümü izliyoruz. Filmde bu askere, özellikle komutanı tarafından o denli bir baskı uygulanmasına rağmen, karakter 180 derece değişmemiş, aksine komutana bir şiddet yansıması olarak geri dönmüştür ancak ve asker bir ölüm makinesine dönüşmemiştir nihayetinde.  Dolayısıyla, insan karakterinin çok güçlü bir etkileşimle dahi olsa, özellikle kısa sürede değiştirilebilmesi pek mümkün gözükmemektedir. Olsa olsa bu daha uzun bir çabanın sonucu olabilir ama bu dahi, hesaplanabilecek ve yönetilebilecek bir süreç değildir çoğu zaman.

Bütün bunlardan çıkardığımız bir sonuç da şu; "insan karakterini oluşturan duygularının aksi istikametinde olan duygular da aslında kişiliğinde mevcuttur". Fakat karakteri oluşturan duygular, bu kalan duyguları bastırır ve unutturur. Halbuki bir insanın karakteri, aslında etkin bir seçime değil, çevresinin ona bir armağanı gibidir. Tolstoy, belki de bu noktayı gördüğü içindir ki, insanın dünyada yalnızca sevgiyi aramasını öğütler. Çünkü, ancak sevgi ve iyilik gibi duygular içimizdeki potansiyel canavarları saklayabilir.

Voltaire ise şöyle bir hikaye anlatır; Doğuştan sert, öfkeli bir adam bir gün bir haksızlıktan yakınmak için Fransa Kralı I. François'in karşısına çıkar; hükümdarın yüzü, saray adamlarının saygılı hali, hatta bulunduğu yer, bu adamın üzerinde güçlü bir etki uyandırır; elinde olmadan gözlerini önüne eğer, dik sesi yumuşar; kuzu kuzu dilekçesini krala sunar; kendisini (hiç değilse o an için) aralarında bulunduğu hatta aralarında pusulayı şaşırdığı o saray adamları kadar doğuştan yumuşak bir adam; sanırsınız, ama I. François insan yüzünden anlıyorsa, eğik, ama donuk bir ateşle yanan gözlerinden, yüzünün gergin kaslarından, birbirine yapışmış dudaklarından bu adamın, hiç de öyle görünmek zorunda olduğu kadar yumuşak huylu olmadığını kolayca keşfeder. Bu adamın peşi sıra Pavia'ya gelir ve ikisi de bir sebepten buralılar tarafından yakalanır ve ikisi de Madrid'te ceza evine kapatılır.

I. François'in yüceliği artık üzerinde aynı etkiyi uyandırmamaktadır; o kadar saydığı adamla yüz göz olmuştur. Bir gün, kralın çizmelerini çekerken, beceriksizce çekerken, başına gelen felaketten sonra huysuzlaşan kral kızar; bizimki kralı tersler; çizmelerini de tuttuğu gibi pencereden fırlatır, atar.

Görüldüğü gibi, statü farkı karaktere kazınmış bir baskıdan başka bir şey değildir. Şartlar bir anda değiştiğinde, bakış açısı da değişmekte ve resesif duygular öne çıkıp, krala karşı saygıdan cayan bir tebaa ortaya çıkmaktadır. O halde karakter ne insan için, ne de toplumlar için genel geçer değildir. Ama yine de davranışları belirlemektedir. 

İnsanlar arasındaki çatışmaların temelinde bu karakter farkları yatmaktadır. Öyleyse, insanı çatışmaya ve kibre sürükleyip mutsuz eden de bu baskılı, yapışık karakter içgüdüsüdür. Ego'dan beslenen duygular, fanatik boyutlara ulaşır insanlarda ve hemen her karakter, naif bir çizgiyi dahi ifade etse böylesine fanatiktir. Çünkü, karakterler arasında en iyi olduğuna inanılan ve her insana empoze edilmeye çalışılanları vardır. Fakat insan doğası bunu kabul etmemektedir. İşte burada felsefenin ve sorgulamanın önemi çıkıyor ortaya. Bir karakteri oluşturan her türlü duygu insanın özbenliğinde bile sorgulanmalıdır. İnsana öğütlenmesi gereken en önemli tek duygu sorgulama olabilir bu açıdan bakıldığında.

Voltaire, şöyle bitiriyor; yetkinleşiyoruz, yumuşuyoruz, doğanın bize verdiği şeyleri gizliyoruz, ama onlara hiçbir şey katamıyoruz.

20 Haziran 2012 Çarşamba

Sınırları Aşan Geçmiş

Salvador Dali - Persistence of Memory
"Çok potansiyelimiz vardı ve parlak bir geleceğimiz,ama yeteneğimizi zekâmıza harcadık. Körü körüne teknolojiyi takip etmemiz sadece kendi kıyametimizi çabuklaştırdı. Bizim dünyamız sona eriyor ama hayat devam etmeli".      Tim Burton
"Felsefe inanılanın inanılmaya değer olup olmadığını araştırmaktır".     Peter Abelard
İnsanlık tarihinin en önemli buluşu şüphesiz "yazı"dır. Yazının bulunmasından öncesine dair yaşam biçimine dair bildiklerimiz ya oldukça sınırlıdır ya da bugün kulağa olağanüstü gelen masallardan, ozanların dilden dile dolaşan destanlarından ve arkeololojik çalışmalardan ibarettir. Bu sınırlı veri ve bilgilerle çok uzun bir zaman dilimini resmetmeye çalışıyoruz.

6000 yıllık yazı tarihiyle, insan duyularla algılanan ve aklının filtresinden geçen dünya önce taşlara daha sonra kağıtlara aktarıldı. Kağıdın icadı da bu açıdan önemlidir. Çünkü taşın üzerinde, düşük standartlarla kaydedilmiş yazı ve resimler, zamana yenik düşme tehlikesi altındaydı. Taşınabilirliği oldukça azdı ve olabildiğince yöresel kalıyordu. 


Ama kağıdın icadıyla, yazının mobilizasyonunda çığır açıldı ve insan hayatına dair, yine insanın kendisi tarafından yapılan çıkarsamalar, elden ele, kıtalardan kıtalara dolaşmaya başladı ve bu hareketlilik hem ortak bir akıl dilinin oluşmasına hem de insan geçmişinin daha aydınlık olmasına yaradı. Çok fazla insanın gözlem gücüyle yazı dünyasına katılması, masallardan ve destanlardan uzaklaşıp, bir çeşit gerçekçiliğe yakınlaşmamıza neden oldu. Geçmiş birikerek bir çığ halini aldı.


Veri ve bilgilerin kaydedilip aktarılması teknolojisini sırasıyla anlatmaya gerek yok. Açık olan şu ki, bugün geldiğimiz noktada yazıyla birlikte görüntü ve ses aktarım teknolojisinin de hayli gelişmiş olması, bizi geçmişe karşı daha sorumlu kılıyor.


17. ve 18. yüzyılda bile (yakın geçmiş olarak nitelendirebiliriz) basılan kitap sayısı son derece sınırlı iken, bugün hemen her konuda, her gün sayısız kitap çıkıyor, makale yazılıyor. Dünyada yaşayan nüfusun o dönemlerden bugüne 10 kat arttığını söylesek bile, bu kayıt altına aldığımız veri ve bilgilerin yanında neredeyse bir hiç kalır. Bir insan, hayatı boyunca bu kadar bilginin arasında nasıl dolaşmalıdır? İşte cevabını merak ettiği asıl soru bu.


Geçmiş öylesine büyüdü, öylesine büyüdü ki, bir insanın varoluşunu anlama ve hayatı kavrama noktasında ayağına vurduğu bir pranga gibi oldu. En doğru ve geçerli bilgiyi nereden alması gerektiğini bilemez hale geldi. Kütüphaneler hınca hınç dolu. Peki, bu kadar doküman, görsel ve işitsel materyal (müzik, film) ne işe yarıyor? Her insana hitap edemeyeceği aşikar olan bu kayıtlı verilerden hangilerini seçmeli insan? Şurası muhakkak ki, artık bilginin genele hitap etme çabası da kalmadı. Artık kayıtlar belirli zümreleri hedef alıyor ve arz edilen bilgi ve veri, talep edileni çoktan geçti ve geçerliliği de daha az bir zaman dilimini hedefliyor. 


Yazılı, görsel ve işitsel materyallerin etki süresi ve geçerli ömrü de giderek kısalacak. Parsel parsel paylaşılan ve her santimetrekaresi satılıp, kayıt altına alınan kaynakları kıt dünyamızda yaşamımız sınırlanacak. Devletin kendi özgürlüğünü korumak için koyduğu ve  her an düzenleyip çerçevesini genişlettiği hukuk kuralları bizim özgürlüğümüze yeni ve aşılmaz sınırlar olacak. Her an kameralarla ve ses kayıt cihazlarıyla kaydedilebilen yaşamımızda, davranışlarımız, geçmişimiz her an sonuç doğurmaya gebe olacak.


Bu kadar kayıtlı bilginin arasında insan ne yapmalı şaşırıyor. Nasıl yaşamalı ve bunu nereden öğrenmeli? Bugünün bilgisini öğrenirken, geleceği yakalamamıza yardımcı olacak geniş bilgiyi, daha doğrusu felsefeyi ıskalarız gibi geliyor.

7 Haziran 2012 Perşembe

Gösteri Toplumu

Pierre Auguste Renoir - Le Dejeuner des Canotiers (1881)
"Dünyanın en tehlikeli hali, cehaletin örgütlü eyleme geçme halidir".
                                                                                                    Goethe
Guy Debord'un aynı isimli kitabı ve filmine ithafen;
"Modern üretim koşullarının egemen olduğu toplumlarda yaşam, uçsuz bucaksız bir gösteriler yığını olarak sunulur. Doğrudan yaşanmış olan her şey, gerileyerek bir temsile dönüşmüş durumdadır. Yaşamın her açısından ayrılan görüntüler, yaşamın bütünlüğünün artık geri getirilemediği ortak bir akımın içinde kaybolup gider. Gerçeğin parçalanmış görünümleri, kendilerini sadece izlenebilecek müstakil, bir sahte dünya olarak yeni bir bütünlük içinde yeniden gruplar".
Yaşamın temsili ise bir oyundur, piyestir. Monty Pyhton üyesi John Cleese, yaratıcılık seminerlerinden birinde bu ifadeyi kullanır. Oyun veya piyes gerçek hayatın, basite indirgenmiş, tek yönlü bir yansıması gibidir. Fakat gösteri toplumunda, oyun, temsil ettiği şeyin önüne geçmektedir. Tüketim toplumu, hayatının parçalanmış karelerini paketleyip sunuma gayretine girişir.
"Gösteri kendini asla sorgulanamayacak olan geniş ve ulaşılamaz bir gerçeklik olarak sunar. Tek mesajı şudur: “Görünen şey iyidir; iyi olan görünür.” Talep ettiği bu edilgen kabulleniş, görünümler üzerindeki tekeli, herhangi bir cevaba fırsat vermeden ortaya çıkışı vasıtasıyla etkili bir biçimde dayatılmış durumdadır. Gösteri, insanları boyunduruğu altına alabilme yetisine sahiptir. Çünkü ekonomi, onlara zaten tamamen boyun eğdirmiştir. Gösteri, ekonominin bizzat kendisi için gelişmesidir".
Çağımıza, tüketim toplumuna bir bakın. Gösteriyle gelen imaj dünyasına bir göz gezdirin. Sadece son yüzyılda   bile toplumun kılık kıyafetinden, düşünme biçimine kadar ne kadar da hızlı bir dönüşüm geçirdiğini düşünün. Bir bütün olarak fikir dünyamızın, düşlerimizin parçalanarak nasıl da yüzeyselleştiğini kavramaya gayret edin. Her anlamda yüzeyselleşmenin bir sonucu olan "paçozlaşma"yı kavramaya çalışın.

Alev Alatlı'nın kullandığı bir kavram olan paçozlaşma, düş ve fikir dünyasında giderek yüzeyselleşen bir toplumu ifade etmektedir. Amerika'da yüksek eğitim kurumlarının, bilim ve fikir cemaatlerini koruduğunu da ekler. Ama bizim gibi az gelişmiş toplulukların, böyle zümreleri de kalmamıştır. Yüzeyselleşme toplumun her tabakasına sirayet etmiştir.
"Gösteri, zincirlenmiş bir modern toplumunun kabusudur ve sonuçta uyku isteği dışında bir şey ifade etmez. Gösteri, o uykunun bekçisidir. Modern toplumdaki pratik iktidarın kendisini toplumdan ayırması ve gösteri içinde bağımsız bir ülke kurmuş olması yalnızca, o iktidar pratiğinin uyum eksikligi çekmeye devam etmesi ve kendisiyle çelişki içinde bulunmaya, devam etmesi ile açıklanabilir. Gösterinin kökeni, tüm sosyal özelleşmelerin en eskisi olan iktidarın özelleşmesidir".
Bireyin yalnız başına kaldığı zaman, kendini oluşturmak için ne yapması gerektiği sorununa çözüm getirmeye çalışan Oğuz Atay, "insan dış dünyanın uyutucu durgunluğuna kapılmamalıdır" diye öğütler. Bu elbette gösteri toplumunun uyuşukluğunun ve durgunluğunun bir tespitidir. Varoluşunu hafife alan kitleler, gücü elinde bulunduran iktidarın gösterileriyle uyuşur
"İnsanlar, ürettikleri şeyden ayrı olmalarına rağmen yine de dünyalarındaki her bir detayı sürekli artan güçle üretmektedir. Bu nedenle de o dünyayla aralarında gitgide artan bir bölünmüşlük bulurlar. Yaşamları kendi eserleri olmaya ne kadar yaklaşırsa, o yaşamdan o kadar yoksun kalırlar. Gösteri, birikim aşamasında olan öyle bir sermayedir ki görüntülere dönüşür".
İnsan yaşamı gitgide bir imaj haline gelir böylece. Her görüntü sermayesi birikerek bir yığın halini alır ve gösteri bireyin amacı oluverir.
"Gösteri, sürekli bir afyon savaşıdır; malları metalar ile, kendi yasalarına göre giderek büyüyen ayakta kalma mücadelesini tatmin ile özdeşleştirmeyi insanlara kabul ettirmeyi hedefler. Fakat eğer tüketilebilir ayakta kalma mücadelesi sürekli büyüyen bir şey ise bunun nedeni ayakta kalmanın mahrumiyeti daima kapsıyor olmasıdır. Eğer giderek büyüyen ayakta kalma mücadelesinin ötesinde hiçbir şey yoksa, eğer bu büyümenin durabileceği hiçbir nokta yoksa, bunun nedeni bu büyümenin mahrumiyetin ötesinde olması değil, tam tersine zenginleşmiş mahrumiyet olmasıdır".
Tüketim toplumunun ulaşacağı bir nokta yoktur. Rekabetin çetin olması veya dönüşümün hızıyla hedeflenen bir amaç da yoktur. Tüketim toplumunun amacı gibi görünen dönüşüm, gösteri hüviyetini alarak, topluma geri yansır. Toplum, ekonomik açıdan ürettiği şeyden bağımsız olması gerekirken ve üretim aşamasında hali hazırda o şeyden uzak iken, daha sonra ona tam bağımlı hale gelir.
"Gösteri, mevcut düzenin kendisi hakkında verdiği kesintisiz söylev, onun övgü dolu monoloğudur. Yaşam koşullarının totaliter yönetimi döneminde iktidarın kendi portresidir. Gösteri ilişkilerindeki fetişist katıksız nesnellik görünüşü, bu ilişkinin insanlar ve sınıflar arasındaki ilişki olma özelliğini gizler: Sanki ikinci bir doğa kaçınılmaz yasalarıyla çevremize hükmediyormuş gibidir. Ama gösteri, doğal bir gelişme olarak düşünülen teknik gelişmenin zorunlu bir ürünü değildir. Tam tersine, gösteri toplumu kendi teknik içeriğini seçen biçimdir. En ezici yüzeysel tezahürleri olan kitle iletişim araçlarının sınırlı görünümü altında ele alınan gösteri, basit bir aletler toplamı olarak toplumu istila ediyormuş gibi görünse bile bu aletler aslında hiç de yansız değildir, aksine gösterinin bütüncül öz devinimine elverişli olan araçlardır. Eğer böyle tekniklerin geliştiği çağın toplumsal ihtiyaçları sadece bu teknikler dolayısıyla tatmin edilebiliyorsa, eğer bu toplumun yönetimi ve insanlar arasındaki bütün bağlantılar artık sadece bu anlık iletişim gücünün aracılığıyla uygulanabiliyorsa bunun nedeni bu iletişimin temelde tek yanlı olmasıdır; bu iletişimin yoğunlaşması, belirlenmiş bu yönetimin sürmesini sağlayan araçların var olan sistemin yönetiminin elinde toplanmasına denk düşer. Gösterinin genelleşmiş bölünmesi modern devletten, yani toplumsal iş bölümünün ürünü ve sınıf tahakkümünün organı olan toplumdaki genel bölünme biçiminden ayrı değildir".
Gösteri yalnızca ve yalnızca düzene hizmet eder. Tek gayreti de düzenin devamlılığını sağlamaktır. Toplumu oluşturan her bireyin, iktidarın gösterisiyle uyuşması istenir. Birey ekonomik toplumun ona sunduklarıyla düşünmelidir ve yaşamını idame ettirmelidir. Bireyin ütopyalar üretmesi istenmez. Öyle olsa bile, bu yalnızca gösteriyi, iktidarın gösterisini yüceltmek veya korumak amaçlı olmalıdır. Sanat da özgür olmamalıdır buna göre. Hatta bir yerde Guy Debord şöyle der; "Sanatın büyüklüğü yaşamın alacakaranlığında ortaya çıkar ve sanatın yüceliği sadece yaşamın sonunda ortaya çıkmaya başlar".

Ayrıca "Gösteri Toplumu" kitabını ingilizce okumak için;
http://www.marxists.org/reference/archive/debord/society.htm

Türkçe alt yazılı filmi izlemek için de;
http://www.youtube.com/watch?v=IaHMgToJIjA

27 Mayıs 2012 Pazar

Özgürlüğe Dair 4 - Korkunun Krallığı

Max Ernst - Europe After the Rain II
"Hayat bizim kurduğumuz, tasarladığımız bir oyun değildir; orada sahne alan kim olursa olsun, ona ne kadar yakın olursak olalım her şey bizim istediğimiz gibi gelişmeyebilir. Hayata dair her kurgumuz, her gelecek planımız başka başka hayatların, başka ruhların, kişiliklerin beklentileri ve hayatlarıyla ölçülür, orada her beklenti hayal kırıklıklarına gebedir; beklentilerini birer inanca dönüştüren yürekler içinse hayattan derin bir çöküş beklemektedir. Bu inancın söndüğü yerde yeni bir hayata açılacak bir kapı yoktur".   Stefan Zweig
Özgürlüğün bir başka boyutu da insanın ne ise o olmasına neden olan düşüncelerini açığa vurabilme genişliğidir. İnsanın düşüncelerine yön veren tüm olasılıklar, bir şekilde düzenlenmiş dış dünya hükümlerine ve kısıtlarına karşı nasıl reaksiyon verebilir; ne kadar ileri gidebilir ve çizgiyi geçebilir mi diye düşünebilmeliyiz.

Elbette geldiğimiz nokta bizim için kaçınılmaz bir sondu. Davranışlarımız, sözlerimiz ve diğer tüm olasılıklar bizi buraya, bugün bulunduğumuz noktaya getirdi. Bu kaçınılmaz son görüşümü daha önce de açıklamıştım zaten. Bu noktanın iyi anlaşılmasını isterim. Fakat bu durum, yine de esiri olduğumuz "korkunun krallığı"ndan bahsetmemize engel teşkil etmiyor.

Stefan Zweig, İkinci Dünya Savaşı'nın Avrupa kültüründe yarattığı faşizan tahribatı görüp kaygı ve endişeleri neticesinde eşiyle beraber intihar eden önemli bir yazardı mesela. Kurulan korku imparatorluğu, 1940'larda en belirgin haliyle Avrupa halkına yansıtılıyordu. Silahlar çekilmişti ve sindirme politikası açıkça uygulanıyordu. Nitekim Zweig'in ölümünden kısa bir süre önce yayınlanan son kitabı "Satranç"ın kahramanı, faşizan bir baskının izole ettiği ve bu dışlanmanın ve zorunlu içe kapanıklığın neticesinde satranç dehası olup çıkan biridir.

Korkunun Krallığı bugün daha farklı bir yöntem izliyor ama kesinlikle daha güçlü. Çünkü silahlar yok; çünkü düşmanınızı göremiyorsunuz. Çünkü tahribatın derecesini ölçemezsiniz. Bir sürü terim, kavram ve ideoloji havada uçuşuyor. Gücü elinde bulunduran otorite bu kavramlara çok iyi yaslanıyor. Korkunun Krallığı'ndan kurtulabilmek için satranç dehası olup en iyi hamleleri görmek dahi yetmiyor.

Satranç oyunu ise doğa üstü bir şey değildir. İnsan ürünüdür. Satrançtaki taşların hamlelerine insan karar vermiştir. Başarı satrancın ruhuna nüfuz etmekle alakalıdır. Ama satranç bilmek gerçekçi değildir. Korkunun krallığıyla savaşmanın gerçek olmadığı gibi... 

Bir hiç uğruna yüzyıllardır otoritenin zulmüne uğradı insanlık... 

Attila İlhan'ın enfes bir şiirinden esinlediğim "Korkunun Krallığı";

geceleri bir ıslık
penceremin altında birileri
beni çağırıyorlar
(yoksa yanılıyor muyum)
koşup bakıyorum kimseler yok
sarayburnu'nda sis düdükleri
mektuplarım kayboluyor posta kutusundan
birileri çalıyor ama kim
geçen akşam yağmuru değiştirdiler
yumuşak başlamıştı tatlı ve ılık
nasıl olduysa kestiremedim
az sonra sülfirik asitti gökten yağan
(cam iplikleri halinde yağıyor
değdiği yeri eriterek
duman duman)

biryerlere gidecek oluyorum
ardımda birileri
hayal meyal varla yok arası
cigaralarını avuçlarında saklamış
gözlerinde aynalı güneş gözlükleri
(bilmem yanılıyor muyum)
daha dün geceyarısı
telefonda birileri
fakat konuşmuyorlar
bir bubi tuzağı sessizliği hüküm sürüyor
türlü olasılıklarla yüklü
olağanüstü iri
bir o kadar da tehditkar
(bilmem yanılıyor muyum)
beni dehşete düşürmek istiyorlar

nasıl oluyor anlamıyorum
gece yayın bitmiş televizyonu kapamışım
ekranda ansızın birileri
kapalı demir bir kapı gibi suratları
gözleri ateş saçıyorlar
gözlerinde tarifsiz bir hışım
bıyıkları zifiri karanlık
ele geçirebilirlerse beni öldürmek
besbelli maksatları
(yanılıyor muyum neyim)
yanlış bir mıknatıs fırtınası içindeyim
şişe yeşili şerare atlamaları
şurup kırmızısı çakıntılar
sağım solum her tarafım elektrik
korkuyorum
korktuğumun bilincindeyim
birileri
şalteri indirdi indirecek
işim bitik.