Pages

6 Temmuz 2018 Cuma

Dünyayı Açıklamaya Çalışmak ve Sefaletin Birleştiriciliği

Caspar David Friedrich - Deniz Kenarında Keşiş
“Millete, şunu da hatırlattım ki, kendimizi, dünyaya egemen sanmak aymazlığı, artık sürmemelidir. Gerçek konumumuzu, dünyanın durumunu tanımamaktaki aymazlıkla, aymazlara uymakla milletimizi sürüklediğimiz yıkıntılar yetişir. Bile bile aynı acıklı durumu sürdüremeyiz. Efendiler, İngiliz tarihçilerinden Wells, iki sene evvel yayımlanan, bir tarih yazdı. Yapıtının son sahifeleri “dünya tarihinin gelecekteki evresi” başlığı altında birtakım düşünceler içeriyor. Bu düşüncelerde güdülen konu; “Federal bir dünya devleti” dir. Wells, bu bölümde, birleşik bir dünya devletinin nasıl kurulabileceği ve böyle bir devletin önemli ayırıcı niteliklerinin neler olacağı üzerindeki düşüncelerini ortaya atıyor ve adaletin ve tek bir kanunun egemenliği altında dünyamızın alacağı durumu canlandırmaya çalışıyor. Wells, “bütün egemenlikler, tek bir egemenlik içinde eritilmezse, milliyetlerin üstünde bir güç yaratılmazsa dünya yok olacaktır” diyor ve “gerçek devlet, çağdaş hayat koşullarının bir zorunluk haline getirdiği dünya birleşik devletlerinden başka bir şey olamaz.”; ‘kuşku yoktur ki insanlar, kendi ortaya çıkardıkları şeyler altında ezilmek istemezlerse er geç birleşmek zorunda kalacaklardır.’ diyor.” H. G. Wells - Outline of History (Aktaran, Mustafa Kemal Atatürk; Nutuk)
Acı ve sefaletin dillendirilmesi, yalnız ve kaygılı insanın ebedi ibadetidir. Dünyanın kötü olduğu zamanlarda hep kitaplara baktık. Çünkü algılarımız buna açıktı. Merak ediyorduk. Nietzsche'nin tanımladığı öte dünyalarda neler olabilirdi? Dilencinin Kral olma rüyası gerçek olabilir miydi veya Nietzsche'nin tüm iyilik, erdem, hakikat gibi kurguları yalanlaması neydi? Fark etmez. Tarihselliğin içinde debelenen insanların tek merak ettiği, arzuladığı, birkaç satır sözcük idi.

İşte bu felsefe'nin sefaleti ya da sefaletin felsefesi şuna benzer sözcüklerde hayat buluyordu; "Bütün bu adamlardan, bu evlerde yaşayanlar gibilerden ve şu aşağı tarafta yaşayan lanet olasıca küçük memurlardan hayır gelmez. Onlar ruhsuzdur, ne onurlu bir düşleri vardır ne de onurlu bir arzuları, bu ikisi de olmayınca bir adam nedir ki? Tanrım! Korkak herifin tekinden başka bir şey olabilir mi? Tek yaptıkları işlerine koşturmaktır, yüzlercesini görüyordum, Ellerinde kahvaltılık birşeyler, abonman kartlarıyla bindikleri o küçük trenlerine yetişebilmek için deli gibi koşuşturup, ortalığı birbirine katarlar, çünkü treni kaçırırlarsa kovukacaklarından korkarlar; anlama zahmetine girmeye korktukları işlerde çalışırlar; akşam yemeğine yetişemeyeceklerinden korkarak evlerine koşuştururlar; arka sokaklardan korktukları için yemekten sonra evden çıkmazlar ve sevdikleri için değil de, bu dünyadaki bu küçük sefil koşuşturmacalarında onlara biraz daha güvence sağlayacak azıcık paraları olduğu için evlendikleri karılarıyla yatarlar. Başlarına gelebilecek kazalardan korktukları için hayatlarını sigortalatıp, biraz da yatırım yaparlar. pazar günleri de, öbür dünyadan korkarlar. Sanki cehennem korkak tavşanlar içinmiş gibi!"

Yusuf Atılgan ve Aylak Adam'dan bir örnek: "Dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. Tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır. Tramvaylardaki tutamaklar gibi. Uzanır tutunurlar. Kimi zenginliğine tutunur; kimi müdürlüğüne; kimi işine, sanatına. Çocuklarına tutunanlar vardır. Herkes kendi tutamağının en iyi, en yüksek olduğuna inanır. Gülünçlüğünü fark etmez. Kağızman köylerinden birinde bir çift öküzüne tutunan bir adam tanıdım. Öküzleri besiliydi, pırıl pırıldı. Herkesin, - Veli ağanın öküzleri gibi öküz yoktur, demesini isterdi. Daha gülünçleri de vardır Ben, toplumdaki değerlerin ikiyüzlülüğünü, sahteliğini, gülünçlüğünü göreli beri, gülünç olmayan tek tutamağı arıyorum: Gerçek sevgiyi! Bir kadın. Birbirimize yeteceğimiz, benimle birlik düşünen, duyan, seven bir kadın!"

Bir tane de Yevgeni Zamyatin'den gelsin; "Biz" romanından: "Kendimi duyumsuyorum: Ama sadece içine kirpik kaçan göz, şişmiş parmak veya çürük diş kendini duyumsar, bireysel varlığının bilincine varır. Sağlıklı göz veya parmak ya da diş varlarmış gibi görünmezler. Yani gayet açık, değil mi? Kendi kendinin bilincine varmak, hastalıktır."

Sonra bize yaşamlar önerdiler: istenilen ise; ışık, biraz daha ışık, idi. Vodvil, burlesk, revü, fars, slapstick filmler, piyes, trajedi, melodram... Acıyı hafifletme, onu ututturma çabası; sefaletle yüzleşme, onu benimseyip mutlak geist'a yol alma ya da üst-insan (ubermensch) olma gayreti, içinde ne olursa olsun; unutulan tek ve çok önemli bir şey vardı. O da arzuların, ancak ve ancak, insanın memnuniyetsizliğiyle ilişkili olmasıydı. Yani eksikliklerimiz; dürtülmüş bir arzu veya içine düşülmüş bir noksanlık hali, hangisi olduğu fark etmeksiniz; belirsiz bir düzlemle karşı karşıya kalır toplumların tarihselliği. Halbuki federal dünya devleti gibi bir şeyi savunan H. G. Wells de bunu söylemişti: ""İlerlemeyi, bizi şikayet edenlere borçluyuz. Memnun insanlar hiçbir değişiklik istemezler."

İnsanların arzuları ve emelleri ise hayli enteresandır. Bir defa şiddeti belirsizdir. Şöyle düşünelim; haksızlıklara uğramış ve tıpkı Monte Kristo Kontu gibi hücre hapsine yollanmış ya da Papillon ve Banker Vega gibi, Fransız Guyanası'na sürgün edilmiş insanlar düşünelim. Birisinin macerası tek kişiliktir; diğerleri ise (Papillon ve Vega) bir grup mücadelesi de vermişlerdir. Konuyu açmadan şunu söyleyeyim; Burada dar bir özgürlükten bahsediyorum. Yani ve aslında bir yoksun bırakılmayı ele alıyorum. Çünkü Max Stirner'in dediği gibi, "...özgürlük kölelerin bir arzu ve tutkusudur, ben özgürlüğün nesnesi olacak kadar nesneci değilim. Özgürlük benimle birlikte doğdu ama ben başkaları gibi özgür olmaya mahkum değilim. Ben özgürlükten de arındım. Ben Biricik’im." Burası başka bir tartışma alanı ve burada es geçiyorum.


Alman Bir Komünistin İnfazı 
Özgürlükten yoksun bırakılmış insanlar için dünya bir esaretten kurtulma yeridir. Tüm zamanını ve aklını esareti doldurur. Dünyada özgürlük mücadelesinden daha önemli ne olabilir? Hele haksız bir şekilde hapsedilip, eziyetler görmüşse. Ama esaretten bir zaman kurtulan kişi, dünyada, yani diğer toplumlarda, başka başka meselelere önem atfedildiğini görür. Bu şaşkınlık vericidir. Zamanla, topluma kaynaşan bir zamanların esirleri, bir vakit, bir cafe'de kruvasan ve kahve içerken şunu fark eder; geçmişin acıları yele kapılıp gitmektedir. Özgürlük diye kast ettiği şeyi almış mıydı?! Şimdi hayatın durgunluğuna kapılmamış mıydı?! Auschwitz-Birkenau veye Birim 731 kalıntılarında bir ruhun esaretini arayın bakalım. Alman bir komünistin infazında, Rosa Luxemburg'un katline yol açan tutkusundaki tansiyonu bulun bakalım.

Arzuların şiddeti belirsizdir. Ama bu da yeterince açıklayıcı değil. Tutkular nevrotik olabilir; insanların tutkuları dönüşüme uğrayabilir; tutkulara ihanet edilebilir. Bireysel olarak yerine getirilmiş arzular, heyecanını kaybedebilir. Dolayısıyla toplumların durumu, Hegel'in de dediği gibi, doğa yasalarıyla açıklanamıyor. Toplum ilerlemiyor bile. (İlerleme ne demekse!) Yani bilim ve teknoloji bunca yıldır hüküm sürmesine rağmen, insanların hükümetlerinden, devletlerin bireylerden; bireylerin toplumdan ve toplumun başka toplumlardan beklentileri belli ve aynı. Stefan Zweig'in "Geçmişe Yolculuk" adında bir hikayesi var. Bu hikayede bir adam, evinde kaldığı patronunun eşine aşık oluyor. Bu aşk karşılıklı ve derin bir tutku içeriyor. Fakat kadere bakın. Patron, yeni bir fabrika açmak üzere bu çalışanını Meksika'ya gönderiyor. Araya 2. Dünya Savaşı da girince, 2 yıllık sürede, Meksika'da fabrikanın tamamlanıp biteceği öngörülen ve ara verilen bu tutkulu ve şehvetli aşka, toplamda 7 sene araverilmiş oluyor ve çift yıllar sonra, üsteik patron da ölmüş ve kadın dul kalmış iken bir araya gediklerinde, geçmişlerindeki o tutkulu bağlılığı bulamıyorlar. 

Daha iyi bir dünya yok. Bu sefaletin felsefesi olsa da yok. Bu acı dolu gerçek, melankolik bir patikaya yol açmamalı ve kimseyi dünyayı açıklama gayretine sokmamalı. Ufuk Yaltıraklı'nın sözlerini 3 dakika dinlemeniz yeterli, kast ettiğim şeyi vurgulamak açısından. 

Bu dünyada yalnızca gürültü var. 

25 Haziran 2018 Pazartesi

Her Şeyi Yaratan Hiç

Caspar David Friedrich - Bulutların Üzerinde Yolculuk
"Tanrının da insanlığın da işi kendilerine dayanmaktadır, kendileridir. Benim meselem de benim. Tanrı gibi her şey ve hiçim, biriciğim."     Max Stirner

Her şey beni yaratıyor ve ben de her şeyi yaratıyorsam; öyleyse ben kimim? İçine çöken bir karadelik. Başka bir yerde olsaydım; başka biri olurdum; bu halde isem; bunun sebebi burada olmamdır. Fakat benim burada olmaktan başka bir şansım da, kaderim de yok. En azından belirli bir yerde olmak, belirli bir çemberin içinde yaşamak zorundayım.

En çok da ne ifade ettiğimi düşünüyorum. Burada anlatmaya çalıştığım bütün büyük romanların kalbinde yatan o derin acıyı, bir çeşit ibadet, bir meditasyon aracı olarak kullanıp dinginleşme gayreti değil. Aksine, varoluşumun kıskacı altında oldukça gergin ve tepkisel olma durumunu betimlemeye çalışıyorum. Çünkü mesela, Jiddu Krishnamurti, kendisinin peşinden gelenleri; kendisini guru, hatta neredeyse tapınılacak biri görme gayretindeki topluluğu, bizzat kendisi uyarmış ve uzaklaşmıştır. Dolayısıyla acılardan, duygusal eksikliklerden kaynaklanan yoğun varoluş acıları, asla bir tarikat vücuda getirmemelidir.

Orhan Pamuk'un Kara Kitap romanında, Celal isminde bir karakter vardı. İnsanlar, köşe yazarı Celal'in yazdıklarını beğenip, onunla iletişime geçmeye çalışırlar. Bunu okuyunca kederlenmiştim. Çünkü biz insanlar birbirimize dokunduğumuzda ortaya çıkan şey yalnızca bir enerjidir. Elbette bu belirsiz ve manasız bir enerjidir. Bulanıktır, soğuktur ve insanların bu enerjiyle ilgili hükümleri neredeyse her zaman yanlıştır. Bu enerjiye sarılmak, kederli bir tarikatın oluşmasına yol açar çoğu zaman. Ben bilhassa bundan kaçınmak istiyorum.

Başa dönersem, söylemek istediğim şey şu; özne olarak hissetmiyorum ne kendimi ne de insanları. Hatta canlı, cansız ayrımı dahi gözetemiyorum. Nasıl ki ünlü biyolog Graham Cairns-Smith, cansızdan canlıya geçişin mümkün olabileceği bir evrimsel model kurduysa, özneyle, nesnenin de benzer şekilde iç içe geçtiğini, birbirinden türediğini sanıyorum. Ben bir boşluğa bakarken boşlukta bana bakıyor ve ne zaman bir canavarla savaşmaya kalksam, o canavara dönüşmeye başlıyorum (Nietzsche'ye ithafen). Adeta bir hastalık gibi bulaşıyor bedenime her temas ettiğim şey.

Varoluşun en kritik noktası bu. İnsanların en çok aldandığı kısım da bu. Kendimizi özne sandığımız; bir iradenin var olduğuna inandığımız nokta. Bakalım nasıl oluyor? Bir şeyi yapmak istesem ve yapsam bu eylem hem bende, hem de yaptığım şeyde; onunla daha sonra temas edeceklerde bir farklılık yaratmaz mı? Elbette yaratır. İşte bu benim suya attığım taştır ve oluşan dalgalar, benim dışımdaki tüm insanların o suya attığı taşların dalgalarıyla, her an hiç durmaksızın çarpışmaktadır. Ve bu dünyada hareketsizlik söz konusu değildir. Bizim anladığımız manada hiçbir şey yapmamak mümkün değildir. Hiçbir şey yapmayan diye nitelenen insan, dünyada hiçbir şey yapılmaması bir erdem, bir gereklilik vs. gibi görüldüğünde bunu en iyi başarabilecek kişi olur.

Duyularla algıladığımız bir serüvenin ortasındayız. Önce şeylere, şeylerden bilince ve sonra durmaksızın yine bu döngü içinde her bir şeye çarpan duyularımız düşüncelerimizi oluşturup, ardından bedene ve sonra yine dış dünyaya yayılıp, bize dışına çıkılması olanaksız bir yol çizer.

Boşlukta, çırılçıplak düşen biri gibi. Bunun önüne geçmek olanaksızdır. Peki niye düşmek dedim? Çünkü insan hayatı da kaçınılmaz olan ölümle son bulur. Ölüm belirsizliktir ve şöyle ya da böyle ölmek istemeyiz. Oysa ölüme kötü diyemiyoruz yine de. Çünkü ölüm,başka hayatların müjdecisi olabilir ve söz gelimi, sonsuza kadar yaşamak daha acıklı olabilirdi. Dolayısıyla içerdiği olumsuz intibaya rağmen, yine de kötü olarak nitelenemeyecek "düşmek" bu durumu iyi tanımlıyor bana göre. Hem zaten, düşmenin de insana öğrettikleri olduğunu kabul ederiz. O da ölüm gibi belirsizdir; yani getirecekleri açısından. Düşmek ile mahvolan hayatlar da var.

18. yüzyılda modern matematik de böyle başladı. Pierre Simon de Laplace, Laplace'ın Şeytanı teoreminde şöyle demişti: “Evrenin şimdiki halini geçmişin sonucu ve geleceğin nedeni olarak ele alabiliriz. Bir an için evrenin tüm güçlerinin ve bunu oluşturan tüm varlıkların konumlarını anlayabilen bir canlı olduğunu düşünürsek, ve bunun bu verileri inceleyebileceğini de düşünürsek, aynı anda evrendeki en büyük varlıklardan en küçük atomlara kadar her şeyi hesaba katarak bir hesap yaparsa, hiçbir şey belirsiz değildir ve gelecek de, aynı geçmiş gibi, onun gözlerinin önündedir.”

Fakat burada eksik olan şey, yani hata payı (e) olarak nitelendirilen şey, aslında her şeyin aynı anda birbirine entegre olduğu gerçeğidir. Kollektif hareket, nehirden karşıya geçmek isteyen karınca kolonisinin birbirine tutunmuş haline benzer. Özne, nesneden; canlı cansızdan nasıl uzak ve ayrık değilse, bir olayı etkileyen etmenler de birbirine uzaktan bakmamaktadır (Çoklu Doğrusal Bağlantı Sorunu).

Öyleyse söylenebilecek şey şudur; her şey her an belirli bir gerçekliğe indirgenir. Ardından şunları sorabiliriz; hiçbir şey, tekil olarak hiçbir şeye bağlı değilse; kendi içine çöken bu gerçekliğin çizdiği bu belirli yol ne demektir? Gezegenler, yıldızlar neden ve nasıl bir güçle böyle dağılmıştır? Güneş sistemimizde dolanan gezegenlerin, konumunu ve bu konuma ilişkin davranışlarının makul oluşunu açıklayabiliyoruz. Güneş sistemine yakın olan gezegen nispeten sıcak olmalı gibi. Oysa temel sorun bundan ileride; bu gezegenler neden böyle dağıldı. Newton başına elma düştüğünde yer çekimini anlamış diyen bu hoş masal bana şunu düşündürüyor; Elmanın insana fayda sağlamasının nedeni nedir? Varoluşların, oluşlar gibi birbirine ekleşik olması olabilir mi?

27 Ağustos 2017 Pazar

Dilin ve Sözcüklerin Yetersizliği Üzerine

Paul Cézanne - Still Life with Apples
"Kısacası zihinsel hayatımızda muğlaklığın hak ettiği yere yeniden oturtulmasıdır, ki buna dikkat çekmek için sabırsızlanıyorum". William James
Gertrude Stein otomatik yazma denemeleri yapan bir yazardı. Böylece zihnin en karanlık köşelerini aydınlatmaya çalışıyor ve dilin, belirgin yapısının insan zihnini ve düşüncelerini yeterince ifade edemeyeceğini düşünmeye sevk ediyordu okurlarını. Tender Buttons (Sevecen Düğmeler) adlı kitabında "kırmızı güller" hakkında yazdığı şey şuydu; "pembe kesik pembe, bir çöküntü ve satılmış bir delik, biraz daha az sıcak". Stein'ın tuhaflıkları ve absürt cümleleri bununla sınırlı değildir. 

Dile ve insan hayatına etkilerine ilişkin bahsetmek istediğim şey, onun yapısının zayıflığı ve buna rağmen bilince ilişkin yaptığı baskıdır. Günümüze kadar pek çok -izm insanları etkisi altına aldı. Pek çoğu insanları farklı şekillerde etkilemişti aslında. Her biri insanlara farklı bir yönünü gösteriyor ve en önemlisi her biri farklı bir sorun olarak kendini yansıtıp, bambaşka fay hatlarına yol açıyordu.

Burada bilinmesi gereken şey hemen hiç kimsenin, hatta bir düşünce eğilimini ilk kez belirtenin dahi ona sahip olamamasıdır. Hiç kimse belirli bir düşüncede olamaz. Çok koyu birşeyizm taraftarı olan birinin, yeri geldiğinde bunu esnetecek ve çok yoğun topluluk duygusuna ve ruhuna rağmen, buna ters düşecek bir espri yapması anı gibi. 

Daha özele inelim. Psikolojik sorunların isimlendiriliş anı insanı mahvediyor. Hiç kimse şizofren, deli, anksiyete veya borderline değil. Ne demek istediğimi şöyle izah edeyim. Bu kişiler bu psikolojik sorunlara sahip olsa bile öyle değiller. Çünkü bu kelimeleri ve bunların ardında gördükleri tanımları duydukça mahvoluyorlar. Bunların hiçbiri onlara ait değil. Bu kelimelerle ifade edilen şey sadece bir görünüm. Ama insanlar tanımları ve dilin hakikatleri yansıtamayan zayıf varlığını gördükçe, bu problemleri, tekleyerek çalışan zihinlerinde çözemeyip, benliklerinin kimyasını bozuyorlar. Bir sorunla baş etmenin en mükemmel yolu, bir soruna sahip olmadığını bilmektir. Bir hedefe ulaşmanın en güzel yolu o hedefe belli belirsiz koşmaktır; hatta o hedefi unutmak, onu umursamamaktır. daha iyi ifade etmek için logoterapi kavramını ortaya atan Viktor E. Frankl`ı sözlerine bakalım;

“Başarıyı amaçlamayın. Bunu ne kadar amaç haline getirip bir hedefe dönüştürürseniz, kaçırma olasılığınız da o kadar artar. Çünkü mutluluk gibi başarının da peşinden koşamazsınız; kendisi ortaya çıkmalı, kendisi oluşmalı ve sadece kişinin, kendinden daha büyük bir davaya kişisel adanışının amaçlanmayan bir yan etkisi olarak ya da kişinin kendini başka bir insana bırakışının bir yan ürünü olarak oluşmalıdır. Mutluluğun kendiliğinden olması gerekir, aynı şey başarı için de geçerlidir: Ona aldırış etmeyerek, kendi kendine olmasına izin vermeniz gerekir. Bilincinizi dinlemenizi ve bilginiz dahilinde bilincinizin sizden yapmasını istediği şeyi yerine getirmek için elinizden geleni yapmanızı istiyorum. O zaman, uzun vadede —uzun vadede diyorum!— başarı sizin peşinizden gelecektir, çünkü başarıyı düşünmeyi unutmuşsunuzdur.”

Bundan 50 sene önce "çiçek çocuklar" ve davaları önemliydi. Meşhur karikatürist Robert Crumb belgeselinde şunlar geçer; 

Kameraman: 60'larla bağdaşmış olman oldukça ironik. Çiçek çocuk meselesine pek uyum sağlamış gibi görünmüyorsun.

Crumb: Denedim! Buraya her gün gelir, onlardan biri gibi olmaya çalışırdım. Temel amacım, bedava sevgi olayından yararlanmaktı. ama o konuda çok iyi  değildim. İnsanlar narkotikten misin diye sorarlardı. Karşılıklı birbirinizi överken sizden uzaklaşırlardı. Ben şu an tam da öyleyim.

Janis Joplin'in bana verdiği öğüdü hatırlıyorum. "Crumb, senin sorunun ne? Kızlardan hoşlanmıyor musun?" Ben de, "Elbette kızlardan hoşlanıyorum, sen ne diyorsun?" dedim. Dedi ki, "Sadece saçını uzat, saten, dalgalı bir gömlek edin. kadife ceketin, İspanyol paça pantolonun ve platform ayakkabıların olsun." "Öyle yolunu bulursun." Bunları yapamadım işte. Bütün bunlar bana çok aptalca geliyordu, ayak uyduramadım.

William James, "dil, bizim hakikat algımızın aleyhine çalışır", demiş. Çünkü sorunlarımıza keyfi tanımlar koyarak kendimizi sıkıştırıyoruz. Bütün bu süreç, sloganlarla, kampanyalarla, konjonktürün oluşturduğu steryotiplerle çözülebilecek sorunlar yumağına odaklanmak belirgin ve bunun nihai bir amaç gibi görünmeye başlamasıyla devam ediyor. Hemen her şey indirgemeci, pozitif bilimin çözebileceği bir sorunmuş gibi algılanmaya başlıyor. 

3 Şubat 2017 Cuma

Şimdinin Geçmişten, Bireyin Toplumdan ve Her Şeyin Her Şeyden Ayrışması


"Atlar bayağı şanslı, çünkü her ne kadar onlar da, bizler gibi, savaşın ceremesini çekiyorlarsa da, hiç olmazsa onu desteklemeleri, gereğine inanır gibi yapmaları beklenmiyor onlardan. Bahtsız, ama özgür atlar!. Galeyan denen o kaltak, maalesef! bize mahsus…" Louis-Ferdinand Celine - Gecenin Sonuna Yolculuk
Goethe'nin Faust adlı eserinde şeytan olan Mefisto, Dr. Faust'a teklifte bulunur:

"Arzularını şimdi yerine getireyim, uzak gelecekte ruhun benim olsun". An, bu yüzden çok önemlidir. Pek çok psikolojik model ve etkileşimler (sürü davranışı, çıpalama etkisi, stres, duygusal faktörler vs.) bireyin davranışının ve tutumlarının belirlenmesinde, An'da yaşadığı etkileşimlerin kuvvetli oluşuna değindir.

Örneğin erteleme hastalığı olarak bilinen "procrastination" da, An'da yaşayan insanın zaafı söz konusudur. Procrastination'dan muzdarip olanların beyninde, bir tane eğlence şebeği gibi bir şey vardı. Ne zaman çalışmak istesek, odaklanmaya karar versek, kafamızdaki o şebek, dur şu videoyu izleyeyim; dur önce bunu bir halledeyim diyerek, eğlenceli gibi gelen bir takım ıvır zıvırla beynimizi dolduruyormuş. Bunun sebebi de, gelecekte, sorumluluğunu yerine getirmediği için acı çekecek kişiliğimizi, şu andaki varlığımızla bağdaştıramıyor oluşumuzmuş. Yani gelecekte, işini yapmadığı için pişmanlık çekecek o kişi, sanki biz olmayacakmışız gibi davranıyormuşuz. Bir bakıma kendi geleceğimizi, kendi benliğimizden ayırarak düşünüyormuşuz. Bu da yaptığımız işi ciddiyetle ele almamızı engelliyormuş. World Economic Forum'da yayınlanan yazıda The Simpsons dizisinden örnek video gösterilmiş; zehirli bir şeyi içmek üzere olan Homer Simpson, başına gelebilecek sorun için, "Bana ne!!! O gelecekteki Homer'ın sorunu" diyebiliyor.



Yaşantımızı sürdürürken bu gerçeğin farkında değiliz gibi görünüyor. Bugünü, dünden ve yarından, An'ı bugünden, özneyi nesneden ayırmak gerekiyor. Yıldızların uzak bir geçmişte kalan ışıklarını görmemiz gibi; kuantum dünyasından bakınca aslında şeylerin birbirine temas etmemesi gibi, zamanın göreceli olması gibi bir gerçek bu.

Fakat yeryüzündeki geçmişimize baktığımızda şöyle bir gerçeğin ayırdına varırız. İnsan hayatı kısadır; insanlık tarihininki ise ucu açık biçimde süregider. Her dönem yaşayan insan ve topluluklar da, çevrelerinde anlamlandıramadıkları şeyler için mutlaka bir izahat getirmeye çalışmışlardır. Bir toplulukta yaşamanın; o An'da olmanın müthiş bir büyüsü ve baskılayıcı, cevaplar bulmaya zorlayıcı gücü olduğunu; biz de artık varoluşumuzla kavrıyoruz; bu kaçınılmaz. Öyleyse ilkel veya modern topluluklarda söylenmiş tüm sözler; uydurulmuş tüm topluluk kuralları, o zamanlar için, yitip giden hayatların gölgesinde, bir cevap, bazen hayatın anlamı olması açısından kıymetli hevristiklerdi.

Peki bizi cevaplar bulmaya iten; bunlara körü körüne bağlanmamıza neden olan şey neydi? Neden sakince her şeyi olduğu gibi, bil(e)mediğimiz şeyleri göründükleri yerde bırakarak yaşamadık? Neden Olimpos'un zirvelerinde Tanrılar vardı? Neden Thor yıldırımlar gönderiyordu? Neden yeryüzündeki kralı Tanrılar atamıştı başımıza ve neden maviler yeşillerden daha iyi (veya tam tersi) çatışması yaşandı Bizans'ta? Hayatta kalma mücadelemiz, ilkel amigdalamız ve sosyal ilişkilerimiz bizi bunlara zorladı. Kirkegaard'a göre insanlar, hakikati ancak kalabalıklardan kendilerini ayrı tutarak bulabilirler. Schopenhauer'e göre yalnızlığa alışmadan, bağımsız bir birey olunamaz. Cinema Paradiso filminden şöyle bir replik vardır aklımda; "Kalabalıkların aklı yoktur".

Sosyal psikolojinin babası olarak görülen Muzaffer Şerif Başoğlu, ABD'deki çalışmalarında şöyle bir sosyal deney yapmış: Çocuklarla kamp yapmaya gidilmiş. İlk başta çocuklara grupta en çok sevdikleri arkadaşlarının kim olduklarını bir kağıda yazmalarını istemiş. Daha sonra bu çocuk grubunu ikiye ayırmış ve en iyi arkadaşları olabildiğince ayırmaya çalışmış bu gruplarda. Aralarında rekabet, yarışma hiçbir şey olmayan, sadece maviler ve yeşiller olarak isimlendirilmekten başka hiçbir neticesi olmayan bu gruplaşmadan sonra, tekrar çocuklara en sevdiği arkadaşlarının kim olduğu sorulmuş. Çocuklar genelde kendi gruplarından bir başka çocuğu en iyi arkadaşları olarak görmeye başlamışlar.

Neden bir tartışmada yaşanan öğrenme, tantanalı, hararetli iken ve çoğu zaman insanlar arasında bir kutuplaşma yaratırken, bir kitabı okurken, o bilgiye daha çok teslim oluruz? Çünkü kitap okuma yalnız başına gerçekleştirilen ve emek gerektiren bir eylemdir. Ama tartışmalarda, yıkılmak istemeyen duvarlar vardır; çünkü hayat kısadır ve bu zamana kadar tüm o inanışlar o kişiyi, tam da o kişi yapmıştır. Şimdi çıkıp da birinin hakikati söylüyorum diye söylediği tüm o her şey tabii ki zırva olarak karşılanacaktır yüz yüze iken. Ama insanın vicdanının da bir bam teli vardır. Bir düşünce size çok yanlış geliyorsa, önce onu en hararetli savunan/savunmuş kitapları okuyun. Hala o düşünceleri inkar edebiliyorsanız; işte o zaman siz o düşüncelerin üstündesiniz demektir. Aksi takdirde An'ın giderek büyüyen çığı altında kalırsınız.