Pages

11 Kasım 2011 Cuma

Marquis de Sade

Marquis de Sade
"Your body is the church where Nature asks to be reverenced".  
                                                                       Juliette / Marquis de Sade
19. yüzyılda yaşamış, saray kökenli bir adam; "sadizm" kelimesinin isim babası; korku, tutku ve hazzın vücud bulmuş halidir; Marquis de Sade. Albert Camus'nun ölümsüz denemesi "Başkaldıran İnsan"da, felsefede ve başkaldırıda çığır açan bu şeytan kılıklı adamın kendinden sonra gelenlere verdiği ussal ilhamı okuruz. 

Böylesine karanlık bir insanın, tüm kıyafetlerden uzak, alaycı bir ironiyle, hatta bu dehşet senaryolarını aktif olarak kendi yaşamında da icra ederek yaşamış olduğunu bilmek beni heyecanlandırdı. Hep bahsettiğim karanlık insan'ı O'nda gördüm ben. İlk ve tek özgür insanın, kendisi dışında kalan her şeyi ama her şeyi yerin dibine sokuşunu gördüm. 

Ömrünün 27 yılını mahkum olarak geçiren Sade'ın kişisel yaşantısı da çalkantılarla geçmiştir. Lacoste kalesinde hizmetçilere yaptığı inanılmaz zulümler, işkenceler, bugün bile birçok insanın nefretini kazanmasına yetmiştir. Kendisinden nefret eden eşi, itibarını lekeleyen Sade'ı ilk zamanlarda affedememiştir. Ölümünden sonra, birçok yayımlanmamış yazısı oğlu tarafından yakılmıştır.

Sade, insanın karanlık tarafıdır. Bastırmaya çalıştığı canavardır; katildir. Hiçbir zaman insanı terk etmeyecek, en ufak bir açığında ortaya çıkacak bir canavardır; o'nu susturmanın en iyi yolu çoğu zaman yazmaktır. Albert Camus şöyle aktarır;

Sade'ın hayatını anlatan Quills filminden,
oscar ödüllü Geoffrey Rush
"Yazarın kendi kendinden esirgeyeceği hiçbir şey yoktur elbette. Hiç değilse onun için bütün sınırlar çöker, arzu son noktasına dek gidebilir. Bu bakımdan, Sade kusursuz bir yazın adamıdır. Kendi içinde var olma düşünü uyandırabilmek için, düşsel bir evren kurmuştu. "Yazı yoluyla erişilen ruhsal cinayeti" her şeyden üstün tutmuştu. Onun söz götürmez üstünlüğü, daha başlangıçta, birikmiş bir öfkenin mutsuz açık görüşlülüğü içinde,  bir başkaldırı mantığının, hiç değilse kaynaklarının gerçeğini unuttuğu zaman, varacağı en aşırı sonuçları göstermiş olmasıdır. Bu sonuçlar tamamlanmış bütünlük, evrensel cinayet, umursamazlık aristokrasisi, bir de yıkım istemidir. Ondan yıllarca sonra da karşımıza çıkacaktır bunlar. Ama, bunların tadını çıkardıktan sonra, kendi çıkmazlarında boğulduğu, yalnızca yazında kurtulduğu seziliyor. Başkaldırıyı sanat yollarına yönelten Sade'dır, romantizm, daha da ileri götürecektir onu". Çürümüşlükleri o denli tehlikeli, o denli etkendir ki, korkunç öğretilerini yayımlarken, cinayetlerini yaşamlarının ötesine yaymaktan başka bir erekli yoktur; cinayet işleyemezler artık, ama lanetli yazıları başka cinayetler işlettirecektir; mezarlarına götürdükleri tatlı düşünce ölüp de var olandan el çekmelerinin acısını dindiren bir avuntu olur," dediği yazarlardandır. Böylece başkaldırmış yapıtı ölümden sonra yaşama susuzluğunu gösterir. Göz diktiği ölümsüzlük, Kabil'in ölümsüzlüğü de olsa göz diker ve istemeden, en gerçek doğaötesi başkaldırıya tanıklık eder".

Marquis de Sade çok başka bir hayat yaşadı kuşkusuz. Biz de öyle olmalıyız; insanlık da buna layık; böyle yaşamak ruhlarımızı özgür kılacaktır diyemem; denmemelidir belki ama bir insanın aslında ne olduğu, fikirlerinin de ne kadar karanlık olabileceği unutulmamalıdır.

Daha da yakından tanımak için;


4 Kasım 2011 Cuma

Midnight in Paris / Woody Allen

"That Paris exists and anyone could choose to live anywhere else in the world will always be a mystery to me.”
Woody Allen'ın üç filmini izledim şu güne kadar; Annie Hall, Vicky Cristina Barcelona ve son olarak da Midnight in Paris. Açıkçası başyapıt olarak gösterilen Annie Hall'u izlediğimde hayal kırıklığı yaşamıştım yönetmenle ilgili. Bir defa çok sıradan ve genel anlamda sıkıcı olan bu filmden sınra kötü bir ön yargı duymuştum ona karşı. Vicky Cristina Barcelona'yı izlediğimde beğendiğimi inkar edemem ama yine de favori adamım değildi Woody. Fakat son filmine geldiğimizde ona bir şans daha vererek, biraz da Marion Cotillard için filmi izledim. Ama bu defa çok hoşuma gitti film. Vicky Cristina Barcelona'da olduğu gibi yine gizemli şehir turuna çıkan Allen, bu defa Paris'i fantastik çekimlerle ve masalsı bir kurguyla bize aktarıyor. Sanırım aklında birkaç şehir daha gezip, bu tarz büyüleyici filmler çekmek var. Bir benzerini de İstanbul için yapmasını dilerdim.

Ernest Hemingway
Yine filme gelirsek, Allen'ın güzel diyalogları ve arada sırada çarpan derinlikli cümleleriyle güzel bir senaryo olmuş bana kalırsa. "Golden Age" diye nitelendirdiği 1920'leri, Hemingway, Picasso, Dali gibi güçlü sanatçı ve yazarlarla kurgulamış ve bence gayet başarılı da olmuş.

Her gece, saatler 12'yi gösterdiğinde 1920'lere masalsı bir yolculuk yapan Owen Wilson ve ona ayak uyduramayan sabırsız, anlayışsız nişanlısı genel anlamda sıradan romantik filmlerin sıradan karakterleri sayılabilir. Zaten bu durum ve karakter seçimi, genelde basit şekilde ele alınıyor Allen filmlerinde. Önemli olan duygular ve alt metinler... O yüzden de filmleri genelde bir başyapıt olamıyor ya da çok çabuk eskiyor veya tüketiliyor. Kendisiyle yapılan bir röportajda da bunu açıkça belirtmiş zaten;

Pişmanlık duyduğunuz bir şey var mı?
- Kurosawa, Bergman, Ozu, Dreyer gibi ustaların herhangi bir filmi kadar iyi, tek bir film bile yapamamış olmak. Bir tek başyapıt bile yaratamamış olmak. Ve sanırım artık çok geç.


Ayrıca filmin en önemli artısı, belki de mekan tercihleri ve çekim sanatıdır. Gerçekten büyüleyici, masalsı kareler vardı filmde; http://i.imgur.com/4SQud.jpg

Sanırım Woody Allen'ı anlamaya ve ona ısınmaya başlıyorum. Birkaç filmini daha izleyip buna karar verebilirim; tabii modası geçmiş bulmamayı umuyorum. Kendisine ait çarpıcı bir sözü daha paylaşmam gerekirse;


"Dünyanın en güzel sözü "seni seviyorum" değil; "tümörünüz iyi huylu çıktı"dır". 


"Eski bir şaka vardır; iki yaşlı kadın Catskill Dağı Resort'ta konuşmaktadır: "Ah, bu yerin yemekleri gerçekten berbat." Diğeri yanıtlar:" Hiç sorma, üstelik porsiyonlar da küçücük." Şey, bu benim temel olarak hayatla ilgili hissettiklerim - bir ton yalnızlık, zavallılık, acı çekme ve mutsuzluk- ve bir de bakmışsınız her şey kısacık sürede bitivermiş".


Dolayısıyla izlenmesi gereken bir film olmuş; "Midnight in Paris". Biraz sanat ve edebiyat sever olmak gerekebilir tabii. Birkaç faydalı link için;



1 Kasım 2011 Salı

Fraktallar - Benoit Mandelbrot

The Garden of Cosmic Speculation -Scotland
"I prefer the word roughness to the word irregularity because irregularity — to someone who had Latin in my long-past youth — means the contrary of regularity. But it is not so. Regularity is the contrary of roughness because the basic aspect of the world is very rough.” ~ Benoît Mandelbrot
14 Ekim 2010'da hayatını kaybeden, son yılların en heyecan verici matematik buluşlarından birinin mimarı, Benoit Mandelbrot için bir derleme...


i.) Fraktal Nedir?

Fraktal, parçalanmış ya da kırılmış anlamına gelen Latince fractuuss kelimesinden gelmiştir. ilk olarak 1975'de Polonya asıllı matematikçi Benoit Mandelbrot tarafından ortaya atıldığı varsayılır. Kendi kendini tekrar eden ama sonsuza kadar küçülen şekilleri, kendine benzer bir cisimde cismi oluşturan parçalar ya da bileşenler cismin bütününü inceler. Düzensiz ayrıntılar ya da desenler giderek küçülen ölçeklerde yinelenir ve tümüyle soyut nesnelerde sonsuza kadar sürebilir; tam tersi de her parçanın her bir parçası büyütüldüğünde, gene cismin bütününe benzemesi olayıdır. Doğada görülebilen bir örnek olarak bazı bitkilerin yapısı verilebilir.





ii.) Fraktal Teori'nin Gelişimi

Benoit Mandelbrot, IBM laboratuvarlarında çalışmaya başladığında Oyun kuramı, iktisat, emtia fiyatları gibi çeşitli alanlarda çalışan bir mühendisti. Bu çalışmalarını tamamladığında veri iletim hatlarındaki gürültü üzerinde çalışmaya başladı. Mühendisler, veri aktarımı sırasında oluşan gürültü karşısında çaresiz kalmışlardı. Mühendislerin bu soruna bulabildikleri en iyi çare, sinyal gücünü arttırmaktan ileri gidememişti; ama sinyal gücünün arttırılması da tam bir çözüm sağlamamıştı. İletişim sırasında gürültüye bağlı hatalar oluşmaktaydı.


İletim hatlarındaki gürültü doğası gereği gelişigüzel olmasına rağmen kümeler halinde gelmekteydi. İletişim süresi boyunca hatasız periyotlar arasında hatalı periyotlar yer almaktaydı. Hatalı periyotların incelenmesi, hata paterninin sanıldığından daha karmaşık olduğunu ortaya koymuştur. Mandelbrot, bir günlük veritrafiğini birer saatlik periyotlara ayırdı. Daha sonra, hatanın gözlendiği periyotları ele alıp bu periyotlar yirmişer dakikalık parçalara böldü ve yine gördü ki, bu birer saatlik periyotların içinde de yine hatasız bölümler bulunmaktaydı. Mandelbrot, hatalı bölümleri daha kısa zaman aralıklarına bölmeye devam etti ve sonunda hatasız periyotların var olduğunu gösterdi. Bu arada aykırı bir durum Mandelbrot'un dikkatini çekti fakat: hatalı periyotların hatasız periyotlara oranı periyodun uzunluğundan bağımsız olarak neredeyse sabit kalıyordu.


Yukarıdaki tanıma uyan dağılım fonksiyonuna sahip bir dizi, 19. yüzyılda yaşamış olan bir matematikçi olan Georg Cantor'un anısına Cantor dizisi olarak bilinir. Cantor dizisini oluşturmak için L uzunluğunda bir doğru parçası alınır. Doğru parçasının ortadaki üçte birlik kısmı silinir. Artık L/3 uzunluğunda 2 adet doğru parçası vardır. Bu doğru parçalarının da ortadaki üçte birlik kısımları çıkarılır ve bu işlem sonsuza kadar tekrarlanırsa elde edilen yapının adı Cantor Tozudur. Bu tozun koordinatları bir Cantor dizisi oluşturur. Cantor Tozu sonsuz adet noktadan oluşur; ama toplam uzunluğu sıfırdır.


Mandelbrot, yukarıdaki gürültü dağılımını kullanarak sinyal gücünün arttırılmasının gürültüye bağlı hatalardan kaçınılamayacağını göstermiştir. Yapılması gereken hataları engellemek değil, hataları düzeltecek bir mekanizma geliştirmektir.


Mandelbrot'nun kendi kendine sorduğu şu soru, daha sonraki çalışmalarını yönlendiren temel işlev olmuştur: "İngiltere kıyılarının uzunluğu nedir?" "Bu sorunun yanıtı kullanmakta olduğunuz ölçüm aracının uzunluğuna bağlıdır." diyordu Mandelbrot. Mesela bir metrelik bir pergelin kıyı boyunca yürütüldüğünü düşünün. Bulacağınız uzunluk yaklaşık bir değer olacaktır. Zira pergel, uzunluğu bir metreden daha kısa olan girinti ve çıkıntıları atlayacaktır. Pergeli yarım metreye indirdiğinizde bulacağınız sonuç bir öncekinden daha büyük, daha doğru, ama halen yaklaşık sonuç olacaktır. Bu sefer de pergel yarım metreden daha kısa olan girinti çıkıntıları ölçemeyecektir. Pergeli daha da küçülttüğünüzde elde edeceğiniz sonuç daha büyük ama halen hatalı bir değerdir. Bu zihinsel deneyi sonsuza kadar götürdüğünüzde ilginç ortaya ilginç sonuçlar çıkar. Sahil şeridi Öklid geometrisine uygun olsa idi (örneğin çember), pergel küçüldükçe yapılacak ölçüm gerçekten de çemberin çevresine eşit olacaktı. Ama sahil şeridi Mandelbrot'un öngördüğü şekilde ise ölçek atom boyutlarına inene kadar bulunan uzunluk sürekli artmaya devam eder, ancak atom ölçeğinde sonlu bir değere gidebilir. Dikkat edilirse, Cantor Tozu'nda olduğu gibi burada da ölçü biriminden (bir anlamda gözlem boyutundan) bağımsız olarak hata halen mevcuttur.


Mandelbrot'nun bir sonraki sorusu ise şu olmuştur: "Bir iplik yumağının boyutu nedir?" Uzaktan bakıldığında yumak bir noktadan ibarettir, yani boyutu sıfırdır. Daha yakından yapılan gözlemlerde yumak yüzeyinde düzensizlikler bulunan bir küre gibidir. Boyut sayısı üçe çıkmıştır. Daha yakından bakıldığında yumağı oluşturan tek boyutlu iplik ayrık olarak gözlemlenebilir. Tek boyutlu ipliğe büyüteçle bakıldığında iplik üç boyutlu sütunlar gibi görülür. Mikroskop altında sütunlar tek boyutlu liflere, lifler ise sonunda boyutsuz noktalara dönüşmektedir. O halde, yumağın gerçek boyutu nedir?


Mandelbrot, bir birim cinsinden ölçülemez olan cisimlerin bir pütürlülük derecesine sahip olduğunu ve bu pütürlülük derecesini ölçmenin bir yolunu bulmuştur. Mandelbrot'ya göre göre ölçek değiştiğinde düzensizlik derecesi sabit kalmaktaydı.1975 yılında Mandelbrot pütürlülük derecesinin ismini de koymuş oldu: Fraktal boyut. Pütürlülük özelliği gösteren cisimler de fraktallar adını aldı.


Fraktal terimi taşıdığı felsefik anlam sayesinde ve fraktalların psychedelic biçimlere sahip olması gibi özelliklerinden dolayı diğer sanatları da etkilemiş ve özellikle müzik alanında sesin görsel yansıması, fraktal şekillerin sese dönüşümü gibi alt başlıklar altında kendine yer bulmuştur. Bu özelliklerinin yanısıra "düzendeki kaos - kaostaki düzen" sloganı ile tanımlanan fraktal kavramı özellikle rock müzik dalında kendisinden etkilenen gruplara adını vermiştir. Arjantinli progressive rock grubu "Fraktal" bu grupların en tanınanıdır. Ülkemizde de adında Arjantinli meslektaşlarıyla aynı adı taşıyan pyschedelic ve progressive rock grubu "Fraktal" faaliyetlerini sürdürmektedir.






iii.) Kaos'un Resmi - Fraktallar

Her şey, Benoit Mandelbrot’un kafasında oluşan ve basit gibi görünen bir soru ile başladı: İngiltere’nin kıyı uzunluğu ne kadardır? Yanıtı bulmak için yapılabilecek ilk şey, ölçeği belli bir harita bulduktan sonra, buradan kıyı şeridinin uzunluğunu, sözgelimi bir iple ölçmek ve sonucu haritanın ölçeğiyle çarparak, kıyı uzunluğunu hesaplamak olabilir. Peki, kıyı şeridinin uzunluğu ‘gerçekte’ ne kadardır? Kıyı şeridinin uçaktan çekilmiş bir dizi fotoğrafı ile daha doğru bir ölçüm yapabilirsiniz; şüphesiz bu değer, harita üzerinde hesaplanandan biraz daha büyük çıkacaktır.

Biraz daha ileri gidip, tüm kıyıyı adım adım ölçtüğünüzü düşünelim; bu durumda ne kadarlık bir uzunluk hesaplayabilirsiniz? Peki ya tüm uzunluğu milimetrik bir cetvelle ölçebildiğinizi düşünün; hatta moleküler boyulara kadar uzanan hassas bir uzunluk ölçümü yapabildiğinizi… Sonuçta, ölçümlerinizi hassaslaştırdıkça, kıyı uzunluğunun sonsuza gittiğini farkedeceksiniz. Sonlu bir kara parçasının sınırları, aslında sonsuz uzunluktadır!

Bu basit ve çarpıcı sonuç, Benoit Mandelbrot gibi bir matematikçinin elinde, ‘fraktal geometri’ dediğimiz yeni bir matematik dalının temellerinin atılmasını sağladı. Mandelbrot, tabiattaki biçimlerin matematiğini keşfeden ve buna latince ‘kırıklı’ anlamına gelen ‘fractus’ sözünden türettiği ‘fractal’ adını veren kişidir. Kendisinin tanımladığı ünlü ‘Mandelbrot Kümesi’, belki de dünyanın en meşhur geometrik şekillerinden birisidir.

Fraktal geometri, bildiğimiz Euklid (Öklid) geometrisinden oldukça farklıdır. Euklid geometrisi, okullarda okuduğumuz, üniversite sınavlarında karşımıza çıkan sıfır, bir iki ve üç boyutlu geometrik şekillerle ilgilenir. Mandelbrot’un fraktalleri ise, kesirli boyutlara sahip olmaları açısından, geleneksel geometriden kökten farklı bir yapı sergiler. Matematiğe çok girmeden bunu şöyle örneklendirebiliriz: Elinizde bir sayfa kağıt olduğunu ve bunun iki boyutlu olduğunu düşünün (aslında kağıt, kalınlığı da olan üç boyultu bir nesnedir ama, şimdilik kalınlıksız iki boyutlu bir yüzey düşünüyoruz). Kağıdı elinizde o kadar çok buruşturup sıkıştırıyorsunuz ki, artık son derece karmaşık hale gelmiş bu iki boyutlu yüzeyi ‘iki boyutlu’ olarak nitelemek gittikçe imkansızlaşıyor. Üç boyutlu olduğunu da iddia edemiyorsunuz, zira elinizdeki ne kadar buruşmuş olursa olsun, iki boyutlu bir yüzeydir aslında. Dolayısıyla, buruşma miktarı arttıkça, 2.05, 2.28, 2.4 gibi kesirli boyutlara sahip bir yüzey şekli elde etmeye başlarsınız. İşte fraktallerdeki kesirli boyut kavramı da buna benzer bir karmaşıklığın neticesinde ortaya çıkar. Aslında doğada hakim olan geometri de işte bu ‘fraktal geometri’dir…

Doğadaki biçimler gerçekten de geleneksel geometrinin bize öğrettiğinden çok farklıdır. Geleneksel (Euklid’çi) geometri daha ziyade idealize edilmiş soyutlamalardan oluşuruken, tabiattaki biçimler çok daha karmaşıktırlar. Yerküreyi 6-7 kez dolaşabilecek kan damarlarını ve bir kaç tenis kortu kadar alan kaplayan akciğer hava keseciklerini bu küçücük vücudumuza; açıldığında 2 metreyi aşkın bir uzunluğa erişen DNA molekülümüzü 100 trilyon hücremizin her birindeki bir kaç mikrometrelik (milimetrenin binde biri) çekirdeğin içine paketlenmesinin ardında, işte bu ‘fraktal’ kurallar yatmaktadır…

Fraktal özelliklere sahip bir geometrik şekli evinizde kendi başınıza elde etmenin bu gün için en kolay yolu, internette rahatlıkla bulunabilen hazır bilgisayar programlarından birisini kullanmaktır (fractal explorer). Zira her ne kadar basit olursa olsun, bir ‘fraktal’ ortaya çıkarmak, matematiksel bir dizi işlem serisi (iterasyonlar) gerektirir ki, bu tekrarlayan işlem serileri, tam da bilgisayarlara göre bir iştir. Örneğin Mandelbrot Kümesi aslında, ‘karmaşık sayılar’ı da içeren ve kendi sonucunu her tekrarda ‘giriş verisi’ olarak kullanan bir iterasyon, yani tekrar tekrar hesaplama işlemidir. Bu hesaplama sonucu elde edilen kapalı noktalar kümesi, alanı sonlu, fakat kenar uzunluğu sonsuz bir küme olarak tüm fraktallerin –tabir yerindeyse- atasıdır.

Fraktallerin bir başka çarpıcı özelliği, doğada çokça rastladığımız ‘kendine benzeme’ (self similarity) özelliğidir. Herhangi bir iterasyon dizgesi ile oluşturulan bir fraktal biçim, aynı matematiksel formül çekirdeğinin defalarca üst üste tekrarlanması ile ortaya çıktığından, ana kümenin şekli, küme kenarlarının mikroskobik detaylarında dahi benzer görünüm ve biçimlerde tekrarlanır.

Tabiatta da bu durumla sık sık karşılaşırız: Örneğin ağaçların bir çok tipinde, dal ve köklerdeki saçaklanma biçimleriyle; dalların yan dallara ayrılma biçimlerinin, yaprakların çıkış noktalarının ve yapraklar üzerindeki damarların dallanış biçimlerinin hep birbirine benzer bir kalıp izlediğine belki de daha önce dikkat etmişsinizdir. Daha çarpıcı bir örnek olarak, atom-altı düzeyi de düşünebiliriz. Bu düzeyde ulaştığımız mikro-alem, aynen uzay boşluğu gibi karanlık, nisbi olarak korkunç mesafelerle birbirlerinden ayrılmış bileşenlerden (elektronlar - protonlar vb.) oluşan bir boşluktur ve atomun ardında, yeni bir ‘uzay boşluğu’, farklı ölçeklerle de olsa bizi bekler gibidir! İşte bu özellikler, fraktal geometrinin sadece ağlenceli bir oyun olmaktan ziyade, hayatın kendisini daha iyi anlamamızda yardımcı bir araç olarak kullanılması konusunda bizi defaatle ikaz ediyor…

Konu ile ilgili linkler;



24 Ekim 2011 Pazartesi

Keşfetmek

Almond Branches in Bloom,

Saint-Rémy, France: February, 1890

"Parçalayarak yok etme içgüdüsü, yaşanmamış bir hayatın tepkisidir".
                                                                                                     Erich Fromm

İnsanın yönlendirilebilen bir varlık olduğunu düşünüyorum. Aslında zaten, yeni doğan bir çocuğun istenilen doğrultuda yaşaması için uğraş vermenin olumlu sonuç vereceği genel kabul görmüş bir ilke sayılabilir. Devletin ve ailenin verdiği eğitimin, toplum ve çevreden de gözlemlenen görgünün, kişiliğin oluşmasındaki önemli unsurlar olduğu elbette yadsınamaz. Hal böyleyken, genel olarak toplumun veya birey olarak insanın hangi konular üzerine yoğunlaştığı/yoğunlaşması gerektiği konusu da ilgimi çekiyor.

Peki biz neye ilgi duyuyoruz? Aklımızı ve vicdanımızı nelerle dolduruyoruz? Hayatımıza yön veren, saatlerimizi dolduran uğraşlar neler? Yaptıklarımızı ne derecede analiz edebiliyoruz? Toplum olarak varmak istediğimiz yer neresi? Bunlar elbette tek cümle ile cevaplanabilecek sorular değil. Hatta rasyonel cevaplar bulunması mümkün sorular da değil. Ama bana göre, hem insan hem de toplum için bir gerçek vardır; o da hayatın frekansını yakalayıp; mümkünse dönüşüme öncülük etmek veya dönüşümün tıkandığı noktada başka bir noktaya esnek biçimde kanalize olup, huzuru ve sükunu yakalamak.

Peki insan veya toplum neden sürekli olarak, belirli periyotlarla huzurunu kaybeder? Huzursuz bireyler ve bunun sonucu olarak huzursuz toplumlar olmamızın altında yatan faktörler nelerdir? Bunlar arayışlarımızın ve meraklarımızın sonsuza kadar sürmesinin birer sonucu sayılabilir. Ama değinmek istediğim nokta bu cevapları detaylandırılabilecek, derin bir analiz gerektiren sorular ve bunlara verilebilecek yanıtlar değil, aksine ilgi alanlarımızın ne olması gerektiğini düşünmemize yarayacak.

Bana göre, bir insanın zekasının sınırları vardır; bir insanın tek başına tüm dünyayı kavraması olanaksızdır; bir insan tek başına hiçbir şeye yetemez. İnsan yardım almak, güven duymak ve ait olmak zorundadır. İnsan iyiliğin veya kötülüğün yayılmasına tercihleri ile neden olabilir. İnsanlar, bıçak kemiğe dayanmadan çoğunlukla harekete geçmedikleri için hayat karşısında pasif sayılabilir. İnsan, karar vermekten çok, analiz etmesi gereken bir varlıktır.

İnsan ve toplumlar çağlar öncesinde, örnekse Mısır Devleti'nin şaşaalı zamanlarında veya Roma İmparatorluğu'nun geniş bir coğrafyaya hükmettiği zamanlarda, toplumsal olarak daha aptal veya daha zekalı değildi. İnsanların yüzleri değişir sadece. Bunun dışında değişen başka pek bir şeyleri yoktur. Ama belirli bir zümrenin dışında kalan, kalmak durumunda olan kesimi, aktif olarak hayatı analiz edecek kesime dahil olamaması, -belki de imkansızdır- her zaman sorunlarla boğuşacak bir dünyayla baş başa olduğu anlamına geliyor. Çünkü, bir kısım insan yönetimde bulunduğunda, çok fazla insiyatifi de ele geçirmiştir aslında. Yönetilen kesimi istediği gibi paranoyalara dahi sürükleyebilir. Öyleyse yönetilen kesim, eski zamanlarda köle olan bu çoğunluğun artık bireysel özgürlüğünü ele alması gerekiyor. Fakat tam rekabet piyasalarındaki gibi bir çok sesliliğin olumsuz sonuçlar doğurmaması adına, insanın olumsuz yanlarını dahi irdelemesi, hatta gerekirse susmayı bilmesi ve çok defa söylediğim gibi hayat karşısında edilgen olması gerekir.

Bir defasında Matematik öğretmenim şöyle demişti. Eğer dünyada bugün, 10'luk sayma sistemi yerine, örneğin 12'lik veya 15'lik sayma sistemi kullanılsaydı, dünyanın nasıl bambaşka bir yer olabileceğini tahmin bile edemezsiniz. Yalnızca basit bir matematik algısının farklı olması bile dünyayı bambaşka bir yer haline getirmeye yeter.

İnsan temelde değişmiyor; belki evet ama; bana göre; her insanın; tek tek her bir bireyin bu hayatı, bu dünyayı keşfetmeye ve onu dilediği bakış açısıyla görmeye hakkı vardır. Dünyanın dönüşümüne katkı sağlayacak fikirler, yalnızca fikren özgür insanlardan çıkabilir. Yönetilmeyi kabul etmek, Oğuz Atay'ın belirttiği gibi hayatın durgunluğuna kapılmak; Orhan Pamuk'un vurguladığı gibi, "ölümü kabullenmek", yaşayıp ölerek bu dünyanın aslında çok farklı bir yer olarak göremeyeceğimizi kanıtlar; başka türlü tasavvur edemeyen; neredeyse kör bir fani olarak göçüp gideceğimize delalet eder.

Yaşamak, keşfetmektir bu bakımdan...