Pages

20 Haziran 2012 Çarşamba

Sınırları Aşan Geçmiş

Salvador Dali - Persistence of Memory
"Çok potansiyelimiz vardı ve parlak bir geleceğimiz,ama yeteneğimizi zekâmıza harcadık. Körü körüne teknolojiyi takip etmemiz sadece kendi kıyametimizi çabuklaştırdı. Bizim dünyamız sona eriyor ama hayat devam etmeli".      Tim Burton
"Felsefe inanılanın inanılmaya değer olup olmadığını araştırmaktır".     Peter Abelard
İnsanlık tarihinin en önemli buluşu şüphesiz "yazı"dır. Yazının bulunmasından öncesine dair yaşam biçimine dair bildiklerimiz ya oldukça sınırlıdır ya da bugün kulağa olağanüstü gelen masallardan, ozanların dilden dile dolaşan destanlarından ve arkeololojik çalışmalardan ibarettir. Bu sınırlı veri ve bilgilerle çok uzun bir zaman dilimini resmetmeye çalışıyoruz.

6000 yıllık yazı tarihiyle, insan duyularla algılanan ve aklının filtresinden geçen dünya önce taşlara daha sonra kağıtlara aktarıldı. Kağıdın icadı da bu açıdan önemlidir. Çünkü taşın üzerinde, düşük standartlarla kaydedilmiş yazı ve resimler, zamana yenik düşme tehlikesi altındaydı. Taşınabilirliği oldukça azdı ve olabildiğince yöresel kalıyordu. 


Ama kağıdın icadıyla, yazının mobilizasyonunda çığır açıldı ve insan hayatına dair, yine insanın kendisi tarafından yapılan çıkarsamalar, elden ele, kıtalardan kıtalara dolaşmaya başladı ve bu hareketlilik hem ortak bir akıl dilinin oluşmasına hem de insan geçmişinin daha aydınlık olmasına yaradı. Çok fazla insanın gözlem gücüyle yazı dünyasına katılması, masallardan ve destanlardan uzaklaşıp, bir çeşit gerçekçiliğe yakınlaşmamıza neden oldu. Geçmiş birikerek bir çığ halini aldı.


Veri ve bilgilerin kaydedilip aktarılması teknolojisini sırasıyla anlatmaya gerek yok. Açık olan şu ki, bugün geldiğimiz noktada yazıyla birlikte görüntü ve ses aktarım teknolojisinin de hayli gelişmiş olması, bizi geçmişe karşı daha sorumlu kılıyor.


17. ve 18. yüzyılda bile (yakın geçmiş olarak nitelendirebiliriz) basılan kitap sayısı son derece sınırlı iken, bugün hemen her konuda, her gün sayısız kitap çıkıyor, makale yazılıyor. Dünyada yaşayan nüfusun o dönemlerden bugüne 10 kat arttığını söylesek bile, bu kayıt altına aldığımız veri ve bilgilerin yanında neredeyse bir hiç kalır. Bir insan, hayatı boyunca bu kadar bilginin arasında nasıl dolaşmalıdır? İşte cevabını merak ettiği asıl soru bu.


Geçmiş öylesine büyüdü, öylesine büyüdü ki, bir insanın varoluşunu anlama ve hayatı kavrama noktasında ayağına vurduğu bir pranga gibi oldu. En doğru ve geçerli bilgiyi nereden alması gerektiğini bilemez hale geldi. Kütüphaneler hınca hınç dolu. Peki, bu kadar doküman, görsel ve işitsel materyal (müzik, film) ne işe yarıyor? Her insana hitap edemeyeceği aşikar olan bu kayıtlı verilerden hangilerini seçmeli insan? Şurası muhakkak ki, artık bilginin genele hitap etme çabası da kalmadı. Artık kayıtlar belirli zümreleri hedef alıyor ve arz edilen bilgi ve veri, talep edileni çoktan geçti ve geçerliliği de daha az bir zaman dilimini hedefliyor. 


Yazılı, görsel ve işitsel materyallerin etki süresi ve geçerli ömrü de giderek kısalacak. Parsel parsel paylaşılan ve her santimetrekaresi satılıp, kayıt altına alınan kaynakları kıt dünyamızda yaşamımız sınırlanacak. Devletin kendi özgürlüğünü korumak için koyduğu ve  her an düzenleyip çerçevesini genişlettiği hukuk kuralları bizim özgürlüğümüze yeni ve aşılmaz sınırlar olacak. Her an kameralarla ve ses kayıt cihazlarıyla kaydedilebilen yaşamımızda, davranışlarımız, geçmişimiz her an sonuç doğurmaya gebe olacak.


Bu kadar kayıtlı bilginin arasında insan ne yapmalı şaşırıyor. Nasıl yaşamalı ve bunu nereden öğrenmeli? Bugünün bilgisini öğrenirken, geleceği yakalamamıza yardımcı olacak geniş bilgiyi, daha doğrusu felsefeyi ıskalarız gibi geliyor.

7 Haziran 2012 Perşembe

Gösteri Toplumu

Pierre Auguste Renoir - Le Dejeuner des Canotiers (1881)
"Dünyanın en tehlikeli hali, cehaletin örgütlü eyleme geçme halidir".
                                                                                                    Goethe
Guy Debord'un aynı isimli kitabı ve filmine ithafen;
"Modern üretim koşullarının egemen olduğu toplumlarda yaşam, uçsuz bucaksız bir gösteriler yığını olarak sunulur. Doğrudan yaşanmış olan her şey, gerileyerek bir temsile dönüşmüş durumdadır. Yaşamın her açısından ayrılan görüntüler, yaşamın bütünlüğünün artık geri getirilemediği ortak bir akımın içinde kaybolup gider. Gerçeğin parçalanmış görünümleri, kendilerini sadece izlenebilecek müstakil, bir sahte dünya olarak yeni bir bütünlük içinde yeniden gruplar".
Yaşamın temsili ise bir oyundur, piyestir. Monty Pyhton üyesi John Cleese, yaratıcılık seminerlerinden birinde bu ifadeyi kullanır. Oyun veya piyes gerçek hayatın, basite indirgenmiş, tek yönlü bir yansıması gibidir. Fakat gösteri toplumunda, oyun, temsil ettiği şeyin önüne geçmektedir. Tüketim toplumu, hayatının parçalanmış karelerini paketleyip sunuma gayretine girişir.
"Gösteri kendini asla sorgulanamayacak olan geniş ve ulaşılamaz bir gerçeklik olarak sunar. Tek mesajı şudur: “Görünen şey iyidir; iyi olan görünür.” Talep ettiği bu edilgen kabulleniş, görünümler üzerindeki tekeli, herhangi bir cevaba fırsat vermeden ortaya çıkışı vasıtasıyla etkili bir biçimde dayatılmış durumdadır. Gösteri, insanları boyunduruğu altına alabilme yetisine sahiptir. Çünkü ekonomi, onlara zaten tamamen boyun eğdirmiştir. Gösteri, ekonominin bizzat kendisi için gelişmesidir".
Çağımıza, tüketim toplumuna bir bakın. Gösteriyle gelen imaj dünyasına bir göz gezdirin. Sadece son yüzyılda   bile toplumun kılık kıyafetinden, düşünme biçimine kadar ne kadar da hızlı bir dönüşüm geçirdiğini düşünün. Bir bütün olarak fikir dünyamızın, düşlerimizin parçalanarak nasıl da yüzeyselleştiğini kavramaya gayret edin. Her anlamda yüzeyselleşmenin bir sonucu olan "paçozlaşma"yı kavramaya çalışın.

Alev Alatlı'nın kullandığı bir kavram olan paçozlaşma, düş ve fikir dünyasında giderek yüzeyselleşen bir toplumu ifade etmektedir. Amerika'da yüksek eğitim kurumlarının, bilim ve fikir cemaatlerini koruduğunu da ekler. Ama bizim gibi az gelişmiş toplulukların, böyle zümreleri de kalmamıştır. Yüzeyselleşme toplumun her tabakasına sirayet etmiştir.
"Gösteri, zincirlenmiş bir modern toplumunun kabusudur ve sonuçta uyku isteği dışında bir şey ifade etmez. Gösteri, o uykunun bekçisidir. Modern toplumdaki pratik iktidarın kendisini toplumdan ayırması ve gösteri içinde bağımsız bir ülke kurmuş olması yalnızca, o iktidar pratiğinin uyum eksikligi çekmeye devam etmesi ve kendisiyle çelişki içinde bulunmaya, devam etmesi ile açıklanabilir. Gösterinin kökeni, tüm sosyal özelleşmelerin en eskisi olan iktidarın özelleşmesidir".
Bireyin yalnız başına kaldığı zaman, kendini oluşturmak için ne yapması gerektiği sorununa çözüm getirmeye çalışan Oğuz Atay, "insan dış dünyanın uyutucu durgunluğuna kapılmamalıdır" diye öğütler. Bu elbette gösteri toplumunun uyuşukluğunun ve durgunluğunun bir tespitidir. Varoluşunu hafife alan kitleler, gücü elinde bulunduran iktidarın gösterileriyle uyuşur
"İnsanlar, ürettikleri şeyden ayrı olmalarına rağmen yine de dünyalarındaki her bir detayı sürekli artan güçle üretmektedir. Bu nedenle de o dünyayla aralarında gitgide artan bir bölünmüşlük bulurlar. Yaşamları kendi eserleri olmaya ne kadar yaklaşırsa, o yaşamdan o kadar yoksun kalırlar. Gösteri, birikim aşamasında olan öyle bir sermayedir ki görüntülere dönüşür".
İnsan yaşamı gitgide bir imaj haline gelir böylece. Her görüntü sermayesi birikerek bir yığın halini alır ve gösteri bireyin amacı oluverir.
"Gösteri, sürekli bir afyon savaşıdır; malları metalar ile, kendi yasalarına göre giderek büyüyen ayakta kalma mücadelesini tatmin ile özdeşleştirmeyi insanlara kabul ettirmeyi hedefler. Fakat eğer tüketilebilir ayakta kalma mücadelesi sürekli büyüyen bir şey ise bunun nedeni ayakta kalmanın mahrumiyeti daima kapsıyor olmasıdır. Eğer giderek büyüyen ayakta kalma mücadelesinin ötesinde hiçbir şey yoksa, eğer bu büyümenin durabileceği hiçbir nokta yoksa, bunun nedeni bu büyümenin mahrumiyetin ötesinde olması değil, tam tersine zenginleşmiş mahrumiyet olmasıdır".
Tüketim toplumunun ulaşacağı bir nokta yoktur. Rekabetin çetin olması veya dönüşümün hızıyla hedeflenen bir amaç da yoktur. Tüketim toplumunun amacı gibi görünen dönüşüm, gösteri hüviyetini alarak, topluma geri yansır. Toplum, ekonomik açıdan ürettiği şeyden bağımsız olması gerekirken ve üretim aşamasında hali hazırda o şeyden uzak iken, daha sonra ona tam bağımlı hale gelir.
"Gösteri, mevcut düzenin kendisi hakkında verdiği kesintisiz söylev, onun övgü dolu monoloğudur. Yaşam koşullarının totaliter yönetimi döneminde iktidarın kendi portresidir. Gösteri ilişkilerindeki fetişist katıksız nesnellik görünüşü, bu ilişkinin insanlar ve sınıflar arasındaki ilişki olma özelliğini gizler: Sanki ikinci bir doğa kaçınılmaz yasalarıyla çevremize hükmediyormuş gibidir. Ama gösteri, doğal bir gelişme olarak düşünülen teknik gelişmenin zorunlu bir ürünü değildir. Tam tersine, gösteri toplumu kendi teknik içeriğini seçen biçimdir. En ezici yüzeysel tezahürleri olan kitle iletişim araçlarının sınırlı görünümü altında ele alınan gösteri, basit bir aletler toplamı olarak toplumu istila ediyormuş gibi görünse bile bu aletler aslında hiç de yansız değildir, aksine gösterinin bütüncül öz devinimine elverişli olan araçlardır. Eğer böyle tekniklerin geliştiği çağın toplumsal ihtiyaçları sadece bu teknikler dolayısıyla tatmin edilebiliyorsa, eğer bu toplumun yönetimi ve insanlar arasındaki bütün bağlantılar artık sadece bu anlık iletişim gücünün aracılığıyla uygulanabiliyorsa bunun nedeni bu iletişimin temelde tek yanlı olmasıdır; bu iletişimin yoğunlaşması, belirlenmiş bu yönetimin sürmesini sağlayan araçların var olan sistemin yönetiminin elinde toplanmasına denk düşer. Gösterinin genelleşmiş bölünmesi modern devletten, yani toplumsal iş bölümünün ürünü ve sınıf tahakkümünün organı olan toplumdaki genel bölünme biçiminden ayrı değildir".
Gösteri yalnızca ve yalnızca düzene hizmet eder. Tek gayreti de düzenin devamlılığını sağlamaktır. Toplumu oluşturan her bireyin, iktidarın gösterisiyle uyuşması istenir. Birey ekonomik toplumun ona sunduklarıyla düşünmelidir ve yaşamını idame ettirmelidir. Bireyin ütopyalar üretmesi istenmez. Öyle olsa bile, bu yalnızca gösteriyi, iktidarın gösterisini yüceltmek veya korumak amaçlı olmalıdır. Sanat da özgür olmamalıdır buna göre. Hatta bir yerde Guy Debord şöyle der; "Sanatın büyüklüğü yaşamın alacakaranlığında ortaya çıkar ve sanatın yüceliği sadece yaşamın sonunda ortaya çıkmaya başlar".

Ayrıca "Gösteri Toplumu" kitabını ingilizce okumak için;
http://www.marxists.org/reference/archive/debord/society.htm

Türkçe alt yazılı filmi izlemek için de;
http://www.youtube.com/watch?v=IaHMgToJIjA

27 Mayıs 2012 Pazar

Özgürlüğe Dair 4 - Korkunun Krallığı

Max Ernst - Europe After the Rain II
"Hayat bizim kurduğumuz, tasarladığımız bir oyun değildir; orada sahne alan kim olursa olsun, ona ne kadar yakın olursak olalım her şey bizim istediğimiz gibi gelişmeyebilir. Hayata dair her kurgumuz, her gelecek planımız başka başka hayatların, başka ruhların, kişiliklerin beklentileri ve hayatlarıyla ölçülür, orada her beklenti hayal kırıklıklarına gebedir; beklentilerini birer inanca dönüştüren yürekler içinse hayattan derin bir çöküş beklemektedir. Bu inancın söndüğü yerde yeni bir hayata açılacak bir kapı yoktur".   Stefan Zweig
Özgürlüğün bir başka boyutu da insanın ne ise o olmasına neden olan düşüncelerini açığa vurabilme genişliğidir. İnsanın düşüncelerine yön veren tüm olasılıklar, bir şekilde düzenlenmiş dış dünya hükümlerine ve kısıtlarına karşı nasıl reaksiyon verebilir; ne kadar ileri gidebilir ve çizgiyi geçebilir mi diye düşünebilmeliyiz.

Elbette geldiğimiz nokta bizim için kaçınılmaz bir sondu. Davranışlarımız, sözlerimiz ve diğer tüm olasılıklar bizi buraya, bugün bulunduğumuz noktaya getirdi. Bu kaçınılmaz son görüşümü daha önce de açıklamıştım zaten. Bu noktanın iyi anlaşılmasını isterim. Fakat bu durum, yine de esiri olduğumuz "korkunun krallığı"ndan bahsetmemize engel teşkil etmiyor.

Stefan Zweig, İkinci Dünya Savaşı'nın Avrupa kültüründe yarattığı faşizan tahribatı görüp kaygı ve endişeleri neticesinde eşiyle beraber intihar eden önemli bir yazardı mesela. Kurulan korku imparatorluğu, 1940'larda en belirgin haliyle Avrupa halkına yansıtılıyordu. Silahlar çekilmişti ve sindirme politikası açıkça uygulanıyordu. Nitekim Zweig'in ölümünden kısa bir süre önce yayınlanan son kitabı "Satranç"ın kahramanı, faşizan bir baskının izole ettiği ve bu dışlanmanın ve zorunlu içe kapanıklığın neticesinde satranç dehası olup çıkan biridir.

Korkunun Krallığı bugün daha farklı bir yöntem izliyor ama kesinlikle daha güçlü. Çünkü silahlar yok; çünkü düşmanınızı göremiyorsunuz. Çünkü tahribatın derecesini ölçemezsiniz. Bir sürü terim, kavram ve ideoloji havada uçuşuyor. Gücü elinde bulunduran otorite bu kavramlara çok iyi yaslanıyor. Korkunun Krallığı'ndan kurtulabilmek için satranç dehası olup en iyi hamleleri görmek dahi yetmiyor.

Satranç oyunu ise doğa üstü bir şey değildir. İnsan ürünüdür. Satrançtaki taşların hamlelerine insan karar vermiştir. Başarı satrancın ruhuna nüfuz etmekle alakalıdır. Ama satranç bilmek gerçekçi değildir. Korkunun krallığıyla savaşmanın gerçek olmadığı gibi... 

Bir hiç uğruna yüzyıllardır otoritenin zulmüne uğradı insanlık... 

Attila İlhan'ın enfes bir şiirinden esinlediğim "Korkunun Krallığı";

geceleri bir ıslık
penceremin altında birileri
beni çağırıyorlar
(yoksa yanılıyor muyum)
koşup bakıyorum kimseler yok
sarayburnu'nda sis düdükleri
mektuplarım kayboluyor posta kutusundan
birileri çalıyor ama kim
geçen akşam yağmuru değiştirdiler
yumuşak başlamıştı tatlı ve ılık
nasıl olduysa kestiremedim
az sonra sülfirik asitti gökten yağan
(cam iplikleri halinde yağıyor
değdiği yeri eriterek
duman duman)

biryerlere gidecek oluyorum
ardımda birileri
hayal meyal varla yok arası
cigaralarını avuçlarında saklamış
gözlerinde aynalı güneş gözlükleri
(bilmem yanılıyor muyum)
daha dün geceyarısı
telefonda birileri
fakat konuşmuyorlar
bir bubi tuzağı sessizliği hüküm sürüyor
türlü olasılıklarla yüklü
olağanüstü iri
bir o kadar da tehditkar
(bilmem yanılıyor muyum)
beni dehşete düşürmek istiyorlar

nasıl oluyor anlamıyorum
gece yayın bitmiş televizyonu kapamışım
ekranda ansızın birileri
kapalı demir bir kapı gibi suratları
gözleri ateş saçıyorlar
gözlerinde tarifsiz bir hışım
bıyıkları zifiri karanlık
ele geçirebilirlerse beni öldürmek
besbelli maksatları
(yanılıyor muyum neyim)
yanlış bir mıknatıs fırtınası içindeyim
şişe yeşili şerare atlamaları
şurup kırmızısı çakıntılar
sağım solum her tarafım elektrik
korkuyorum
korktuğumun bilincindeyim
birileri
şalteri indirdi indirecek
işim bitik.

24 Mayıs 2012 Perşembe

Emeğin Erozyonu

Claude Monet - Nympheas
"Tüketim ideoloğunun dileği bütün dünyayı yutmak; tüketici biberon için çığlıklar atan ebedi süt çocuğu".   Erich Fromm
Emek; mal veya hizmet üretimi sırasında ortaya konan insan kaynağıdır. Üretimi gerçekleştirenlerin fiziksel ve düşünsel katkılarıdır. Emeğin erozyonu güç dengelerini değiştiren bir unsurdur. Bu noktada emeğin karşılığı olan değerin ne ölçüde elde edilebildiğini eleştirebiliriz.

21. yüzyılın milletleri şirketlerdir. Bağlı oldukları ulustan çok kapitalin sahibine hizmet ederler. Öyle ki silah ticaretiyle muazzam karlara ulaşmak için ideolojik, dini tartışmaların fitili ateşleniyor ve kutuplaşmalara destekler verilebiliyor. Bu çatışmalarınsa doğrudan bir devlete veya halkına bir yarar sağlayabileceğini düşünmek zor. Fakat bahsetmek istediğim bu değil. Kar odaklı çalışan firmaların aç gözlülüğü karşısında eriyen emek, iş gücü.

Artık ticareti yapılabilir hemen her şeyin bir fiyatı var. İnsanın üzerinde yaşayabileceği tüm toprak parçası parsellenmiş, pay edilmiş ve fiyatlandırılmış durumda. İktisatta serbest mal olarak nitelendirilen, yani herhangi bir fiyat biçilmemiş bir doğal kaynak vb. yok. Dünya üzerinde yalnızca bir iki küçük topluluk özerk ve devlete vergi vermeden yaşamını sürdürüyor ve böyle durumlar sadece istisnai.

Fiyatı olan bir şeyden faydalanmak istiyorsanız, elinizde sermayenizin olması gerekir. Sermayeyi bulmanın yegane yolu da sistemin içine dahil olmaktır. Öncelikle parayla dönen bu sistemin çarkları arasına girmek mecburiyetindedir her ergin (genel olarak yetişkin) birey. Daha sonra zihinsel veya bedensel bir emek vermek durumundadır kapitali elde etmek için. Peki gerçekte bu kapitalle elde edilen değer emeğin tam karşılığı mı? Bunu yaşam standartları veya en az geçim indirimi gibi standartlarla ölçmüyorum. Yalnızca emek, ederine eşit mi diye soruyorum.

Occupy Wall Street
Teorik olarak düşünürsek bu pek mümkün görünmüyor. Çünkü, şöyle bir gerçek var ki, dünyada sermaye gücünü elinde bulunduranların oranı, dünyanın geri kalanına göre kıyaslarsak %1 gibi komik bir rakamı gösteriyor. Böyle bir vahim istatistik, geçtiğimiz dönemde Amerika'da, kapitali elinde bulunduran bu %1'lik kesime karşı gerçekleştirilen "Occupy Wall Street" (Wall Street'i işgal et) protestolarıyla reaksiyon buldu.

Gerçekte emeğin ederinin ne olduğunu hesaplamak güç olsa da, böylesine önemli bir sermaye gücünü elinde bulunduran azınlığın, %99'luk kesimin emeğini hortumladığını açıkça söyleyebiliriz. Yani, dünya üzerindeki insanların neredeyse tamamı, emeğinin önemli bir kısmını küçük bir azınlığa hibe ediyor. Yani x kadar emeğin karşılığını çok komik ederlerle geri alıyor. Mesela; x/5, x/10 ve hatta x/100 gibi...

Peki bunun sonuçları nelerdir? Sermaye gücünün bir defa eline alan bu küçük azınlık, emeğinin karşılığını alamadığı görüşünü nerde savunacağını bilemeyen çoğunluğa hükmediyor. Çünkü, sistemde hak arayabilecek bir mekanizma yok. Liberal iktisatta her şey arz talep dengesine göre oluşuyor belki ama sermayenin akışı alt tabakalara doğru rijit yani katı. İnsanoğlunun sürekli yenilenmesi ve yeni iş gücünün her gün sisteme katılması müthiş bir emek sirkülasyonu sağlıyor ama aynı anda sermaye bu kadar sirküle olmuyor. Bunun nedenlerinden biri de mirasçılık. Miras olarak aktarılan sermayenin bölünmesi bile sermaye sahiplerinin gücünün azalmasına neden olmuyor. Bu söylediklerim sermaye sahiplerine karşı bir atak değil ama söz gelimi milyon veya milyar dolarla ölçülen bir servete sahip bir iş adamının sermayesi, ölümünden sonra 10'a bile bölünse bu bir güç kaybına neden olmuyor. Kaldı ki şirketlerin tüzel kişiliği sermayenin buhar olmasına engel oluyor. Hisseler kişiler arasında el değiştirse bile şirkete yapışık olduğu çok da bir şey fark etmiyor.

Şimdi bir malın ederini hesaplayan eksperler (uzmanlar) elbette var. Bunlar menkul veya gayrimenkulün fiyatını piyasa gidişatına göre çok iyi hesaplayabilirler ama gerçekten de bir mal veya hizmetin ederinin ne olabileceğini düşünebiliyor muyuz? Daha doğrusu emeğimizin değerinin gerçekte ne kadar sermayeye değer olabileceğini. Buradaki sorun, halk tabakasından insanların hayatlarını idame ettirebilmesi sorunu değil kesinlikle. Kaldı ki, şirketler modern kölelikle tutsak ettikleri hane halkını doyurmayı ve geçindirmeyi kendilerine bir görev edinmişler. Kesinlikle kölelerini aç ve açıkta bırakmazlar. Ama sessiz sedasız bir sermaye ve bu sermayeyle beraber kayan bir güç kayması yaşanıyor. Emeğin erozyonu diyorum ben buna.

Şimdi basit ve teorik bir durum ortaya koyarak devam edelim. Bir iş adamı ile bir işçi; ortak bir amaca hizmet için yürüttükleri iş için ne kadar emek harcarlar? Saat olarak baktığımızda arada hiçbir fark yoktur varsa bile bu işçi aleyhinedir. Kol gücü veya zihin gücü olarak değerlendirirsek, ya da fiziksel veya ruhsal yıpranma açısından bakarsak burada yine ve kesinlikle işçinin aleyhine bir durum olduğunu fark ederiz. Elde edilen edere baktığımızda ise, işçinin kazanacağı ücretin saat veya gün başına ürettiği birimle veya sabit bir ücretle kısıtlandığını görürüz. Halbuki iş sahibinin kazancı teorik olarak sonsuzdur. Bunu işi kurmak için ortaya koyduğu kapitalle ilişkilendirirler ve tabii iş sahibi olmanın verdiği riskle. Halbuki, iş adamının kar olasılığı sınırsız ve firma ömrü sonsuz iken, olası kaybı kesinlikle sınırlıdır. Firma çalışırken aldığı kredileri dahi katsak bile.

Şimdi geldiğimiz noktaya bir bakalım; sermaye sahiplerinin elinden neredeyse hiç çıkmayan bir güç ve hane halkının birkaç istisna dışında, emeğiyle kesinlikle ulaşamayacağı bir tepe noktası var... Dünyadaki toplam kapitalin %40'ının bu %1'lik kesimde olduğu söyleniyor. Bu gerçekten vahim bir durum ve şirketler artık ilk kuruldukları dönemden daha güçlüler. Bir defa artan sermayeleri onların söz sahibi olmasını sağladı. Hatta hiseleri zarar görmesin diye bugün, bazı önemli siyasi kararlar borsanın kapanış gününde açıklanıyor. Şirketler devlet kararlarına etki eden önemli bir güç oldu. 

Şöyle bir şey de duymuştum; bugün, 50 yıl önce var olan şirketlerin çok önemli bir kısmı artık yok. Buradaki oranı hatırlayamıyorum ama çok büyük bir rakamdı orası kesin en az %80 gibi. Bu şunu gösteriyor; birçok şirket zamana yenik düştü ve kaybolup gitti. Ama bugün artık eskisi kadar cılız değiller. Hem kanunlar, hem de insanlar karşısında daha güçlüler. Para piyasalarını derinleştirdiler. Banka kredileriyle hane halklarının evlerinin daha da içlerine girdiler. Sistemin dışında kalan ve kendilerine hizmet etmeyen bireyler bırakmadılar. Artık sallansalar da o kadar kolay yıkılmıyorlar. Ekonomik savaşlar veren devletler iflas edebilecek büyük şirketleri kanatlarının altına almaya başladı bile çoktan.

Bugün artık çok önemli bir sermaye sahibi olmadan şirket bile kuramazsınız. Hele bir banka kurmak normal bir vatandaşın hayali bile olamaz. Sermaye sahipleri koltuklarına iyice yerleşti. Girişim ve başarı hikayeleri daha az duyulmaya başlanacak. Şimdilik hane halkının KOBİ olabilmek gibi bir vizyonu var en fazla. Birkaç internet yıldızından başka parlayan bir ışık yok. Çünkü emeğin erozyonu var. Bireyin şirket sahibi olabilme düşleri kurmasına yarayabilecek o ciddi sermayeyi nereden bulabilir? Bunun için ne kadar zamana ve daha çok da şansa ihtiyacı var?..

İnsanlar, tek gerçeğin hayatı idame ettirme olduğunu düşünüyorlar. En ekstrem tatil düşlerine, mülk düşlerine ulaşsalar bile unuttukları bir şey var bana göre; "emeğimin karşılığını alabiliyor muyum?" Dolayısıyla güç dengeleri hızla değişiyor. Monty Python üyesi, ünlü yönetmen Terry Gilliam'ın "şirket savaşları"nı konu eden harika kısa filmini izlemenizi de tavsiye edebilirim; "The Crimson Permanent Assurance".

Monty Python's The Crimson Permanent Assurance - Şirket Savaşları