Pages

20 Aralık 2014 Cumartesi

Max Stirner Üzerine



"Hazmet kutsal ekmeği ve kurtul."
                                                                                                               Max Stirner

Max Stirner, tartışmasız felsefe dünyasının en ilginç figürlerinden biridir. Felsefesi şeytani olarak nitelendirilen, yaşamı süresince acımasızca eleştirilen bu düşünürün ifade etmek istediklerini, ortaya koyduklarını ve bunların diğer kavramlarla ilişkisini ortaya koymaya çalışacak bir yazı olacak bu. Albert Camus, "Başkaldıran İnsan"da Stirner'i şöyle tanımlıyor.
Daha önce Stirner, Tanrıyı yıktıktan sonra, insanda her türlü Tanrı düşüncesini de yıkmak istemişti. Ama, Nietzsche’nin tersine, yoksayıcılığı hoşnuttu. Stirner çıkmazda güler, Nietzsche duvarlara saldırır. (...) Ona göre, bütün bu putlar aynı dar kafalılıktan, ölümsüz düşüncelere inanmaktan doğmuştur, bu yüzden, ‘savımı hiçbir şey üzerine kurmadım’, diye yazabilmiştir. (...) Stirner’le, başkaldırıya hız veren edimi bütün kesinlemeleri karşı konulmaz bir biçimde bastırıverir. Aktöre bilincini tıkayan tanrısalın bütün yedeklerini de süpürür. “Dış öbür dünya süpürülmüş, ama iç öbür dünya yeni bir gök olmuştur “ der. Devrim bile tiksindirir bu başkaldırmışı, evet, her şeyden önce devrim. (...) Böylece, dünyanın yıkıntıları üzerinde kral-bireyin acı gülüşü başkaldırı anlayışının son utkusunu örneklendirir. Ama, bu son noktada, ölümden ya da dirilişten başka hiçbir şeye olanak kalmamıştır artık. Stirner, onunla birlikte de bütün yoksayıcı başkaldırmışlar, yıkmanın sarhoşluğu içinde, son noktalara koşarlar. Ama çöl görününce, burada ayakta kalabilmeyi öğrenmek gerekir.
Stirner, düşünmeyi de sonuna kadar götürmüş; hiçliğin bittiği yere kadar, o çöle değin düşünme eylemini bırakmamıştır. Max Stirner ne egoist ne anarşist ne de nihilisttir. Felsefesi temelde aydınlanmacılara saldırır. Temel eseri, Biricik ve Mülkiyeti'nin arka kapak yazısı şöyledir:
"Neymiş benim üstlenmem gereken o bir sürü mesele? Öncelikle iyi meseleleri benimsemeliymişim, sonra Tanrı meselesini, insanlık, hakikat, özgürlük, insaniyet, adalet meselelerini; dahası halkımın, hükümdarımın, vatanımın meselelerini, ayrıca tin meselesini ve daha binlerce başka meseleyi... Bir tek Benim kendi meselem hiçbir zaman benim meselem olmamalıymış! "Tüh o egoiste! Yazıklar olsun, yalnızca kendini düşünene!
...Tanrısal şeyler Tanrı'nın meselesidir; insani şeyler ise insanın... Benim meselem ne tanrısaldır ne insani; hakikat, iyilik, adalet, özgürlük vs. de değildir, sadece ve sadece Benim olandır ve genel olmayıp tıpkı benim biricik olduğum gibi o da biriciktir.
Benim için benden daha önemlisi yoktur!"
Eğer Stirner'i ilk defa duyuyorsanız veya Bruno Bauer, Ludwig Feuerbach gibi Sol Hegelciler'den ya da muhterem Nietzsche'den bihaberseniz bu sözler size şok edici gelebilir. Biricik ve Mülkiyeti eseri, söylem açısından tarihin en radikal düşüncelerini içeriyor olabilir. Bu başkaldırı, Nietzsche'den önce vuku bulmuş ve kapsamı itibariyle hiçbir ideale dayandırılmamıştır. Dolayısıyla bu başkaldırı için bir Robespierre devrimi tanımlaması en çok Stirner'i tiksindirirdi. Stirner, uçurumun kıyısına geldiğinde umutsuzlanmadan hiçlik denizine bakabilen biri olarak Nietzsche'den keskin biçimde ayrılmaktadır.

Bu noktadan hareket edersek, Stirner hakkında birtakım gerçekleri önceden belirtmeyi uygun görüyorum. Stirner, felsefesini, daha doğrusunu meselesini hiçliğe bırakmaktadır. Dolayısıyla, Biricik ve Mülkiyeti eserini asırlar önce, ilk kez, özgün dilinden İngilizce'ye çeviren bireyci anarşist Benjamin Tucker'ın, Stirner'i bir kalıba sokma girişimi yersizdir. 

Ouroboros
Stirner, bir dönem evlilik sürdürdüğü, Marie Dähnhardt'ın tiskintiyle belirttiği gibi kurnaz (sly) biri de değildir. Stirner, pek doğru bir tanımlamayla, samimiyetin elçisi olarak ifade edilebilir. Stirner'in felsefedeki başkaldırısı, ego'suna hizmet edebilecek bir girişimden son derece sakınır. Dolayısıyla Stirner'in yıkıcılığı insafsızdır. Adeta kendini bir ouroboros gibi tüketmeyi göze alır.
"Benim Hiç’im gözle görünen, elle tutulan bir Varlıktır. Üstelik kırıcı olan bu Hiç, vakumu dolduracak kadar da yapıcıdır. Dünya benim dünyamdır, gerisi yalan. Hiçbir amacım yok benim, neredeyse bir bitki kadar yalın ve yaşam doluyum. Ancak benim bir mülkiyet düşkünü olduğumu sanmayın -bunu da ısrarla söylüyorum. Her düşkünlük beni tiksindirir. Meselemi Hiç’e bıraktığım için, hiçbir tutku umurumda değil. Ben tutkuların kölesi değil, efendisiyim. Beni var eden benim, çünkü benim nedenim benim. Kimse benden sorumlu değil ve kimseden’de ben sorumlu değilim. Bununla özgür olduğumu söylemiyorum, özgürlük kölelerin bir arzu ve tutkusudur, ben özgürlüğün nesnesi olacak kadar nesneci değilim. Özgürlük benimle birlikte doğdu ama ben başkaları gibi özgür olmaya mahkum değilim. Ben özgürlükten de arındım. Ben Biricik’im."
Stirner'in Aydınlanmacılara karşı duruşunda, toplumsallaşmanın yapay olduğu düşüncesi yatar. "Devlet kendi şiddetine hukuk, bireyinkine ise suç adını verir" derken, bundan sonra da, insanların yönetimi için "Özgürler Kulübü" gibi bir topluluk önerir. Fakat Stirner'in kafasında bu topluluğun da hiçbir hükmü yoktur ve asla olamaz. Çünkü Stirner, çoktan "Hiçbir şey beni aşamaz" demiştir bile. Stirner, idealize edilmiş bir dünyaya inanan, sefil Alman halkının (buradan hareketle tüm toplumların) nesli tükendiği gün, onları gülen son kalıtçısıdır.

Philippe Corcuff, "Bireycilik Sorunu: Stirner, Marx, Durkheim, Proudhon" kitabında şöyle der: "Aydınlanma felsefesinde ve bazı sosyalizmlerde daha önce istikrarlı bir konuma kavuşturulmuş kolektif kerteriz  (dayanak) noktalarının (Cumhuriyetçi ortak iyi ve özgeci (kişinin hayatını bir şeye adaması) etik; toplumsal adalet hedefi ve sınıf savaşı) bulandırılmasına katkıda bulunması bakımından kimi zaman "post-modern" olarak adlandırılır. "Benim için Ben'in üstünde hiçbir şey yok" der Stirner".

Peter Marshall'ın "Anarşizmin Tarihi" adlı eserinde, Stirner'in karamsar bakış açısı, kötü geçen çocukluk ve ilk gençlik dönemleriyle ilişkinlendirilmektedir.
"Stirner'in felsefe tarihindeki yeri, taşıdığı anarşist statüsü kadar tartışmalıdır.Egoistin "her şeye baskın olan, tek başına zevk alma ve oynama amacı"ndaki saf estetik işlevi yerine getirenler dışında bütün önermeleri tahrip ettiği için, anarşist değil, daha çok nihilist olduğu öne sürülmüştür. Camus, Stirner'in Tanrı'ya metafizik isyanını, bireyin mutlak olumlanması ve "çıkışsız durumda gülen" bir tür nihilizm öncüsü olarak gördü. Bazıları da bireyin ontolojik önceliğine duyduğu ilgiyi vurgulayarak, Stirner'i varoluşçu geleneğe yerleştirirler. Herbert Read ona, en varoluşçu filozoflardan biri" diyordu. 
Stirner'in mevcut değerlere ve kurumlara baştan sona saldırdığı kesindir. Kierkegaard gibi, bireyin benzersiz gerçekliğini kutsadı ve onu Hegelci metafiziğin büyük laternasından kurtarmaya çalıştı. Hıristiyan ahlaka yaptığı saldırıda ve tam bireyin özyüceltimi çağrısında, Nietzsche'yi ve estetik varoluşçuluğu andırıyordu. Ancak eserinde nihilist ve varoluşçu öğeler olsa da, bütün ahlaki ve toplumsal değerleri yıkmaya çalışmadığı için Stirner sadece bir nihilist değildi. Kesin konuşmak gerekirse, bir ön varoluşçu da değildir, çünkü daha yüksek ve daha iyi bir birey yetiştirme girişimlerini reddeder. Stirner anarşist geleneğe mensuptur ve bu geleneğin en özgün ve yaratıcı düşünürlerinden biridir. Pek çok kişi onun görüşlerini şok edici ve uygunsuz bulsa da, her liberter onun cesur mantığıyla uyuşmakla yükümlüdür.
Marx ve Engels, Stirner'i yeterince ciddiye almışlar ve Alman İdeolojisi'nin büyük bir bölümünde, "Aziz Max", "Sancho" ve "Eşsiz" dedikleri bu düşünürün insanı çileden çıkaran görüşlerini çürütmeye çalışmışlardır. Aslında Stirner, Marx ile pek çok noktayı, Marx'ın diyalektik yöntemini, soyutlamalarını ve "insani öz"e ilişkin eleştirisini, emek çözümlemesini, statik maddecilik reddiyesini ve toplumsal değişimde insan iradesine yaptığı vurguyu paylaşır. Engels, Marx'ın Stirner'in kitabını okuduktan sonra egoizmi benimsediğini ve geçici de olsa "biz komünistler de aynı şekilde egoizmden geliyoruz" dediğini teslim eder."
Stirner'in felsefesinde, belki de dikkate değer en önemli nokta, toplumsal ve bireysel tansiyonu hiçe saymasıdır. Stirner, yüksekliklere tutunan insanların değerlerini alaşağı ederken, liberallerin düşüncelerini, insanı ululaştırma gayretlerini ve özgeciliği de sindirir ve şöyle der: "Sen kaçıksın be adam! Kafasında büyük şeyler ve tanrılar dünyası kuran ve kurduklarına da inanan sen, hayaletler ülkesi kurup kendini onlara karşı vazifelendiriyorsun, oysa o, sana el sallayan bir idealdir. Senin saplantın var!"

Stirner, kendini ve dolayısıyla bireyi şöyle tanımlar: "Tanrının da insanlığın da işi kendilerine dayanmaktadır, kendileridir. Benim meselem de benim. Tanrı gibi her şey ve hiçim, biriciğim." Dolayısıyla Stirner, insanı varoluşçu bir bakış açısıyla ele aldıktan sonra, onu kıyasıya nesnelleştirmektedir. İnsan, doğru bir benzetme olacaksa eğer, ışığı kıran bir prizma gibidir artık. İnsan davranışlarının, adaletin, suçun ve diğer tüm kavramların ve ulu ideallarin! artık ehemmiyeti kalmamıştır. Stirner, dünyanın sonunda yaşamaktadır. Stirner, hiçbir şey yoktur; olsa da bilinmez; bilinse de başkasına aktarılamaz" diyen Gorgias'a nazire edercesine insanın tüm etik, ilke ve gayelerini ve bunu baskılayan toplumsal baskılamayı boşunalık olarak nitelendirmiştir.

Stirner'i okumak için öncelikle, onun felsefesini duyumsayacak bir ruh haline bürünülmesi gerektiğine inanıyorum. Belki de, Stirner'i çarpıcı yapan neden, kendisiyle barışık olmayan insandır. Biricik ve Mülkiyeti, benliğini kendisine teslim eden okuyucusunu kıskıvrak yakalamayı iyi biliyor. Belki Stirner'in açık sözlülüğünün; "tepeden inme" diye nitelendirilen anlatım tarzının veya "ağzından baklayı çıkaran tek düşünür" olmasının bunda payı büyüktür.
"Her sözcük boş laftır. En büyük boş laf Biricik'tir. Biricik ifade edilemeyendir."
Kaynaklar: 
http://www.projektmaxstirner.de/proje.htm
Albert Camus - Başkaldıran İnsan
M. Hanifi Macit - Max Stirner: Egoist, Anarşist, Nihilist
Philippe Corcuff - Bireycilik Sorunu: Stirner, Marx, Durkheim, Proudhon
Peter Marshall - Anarşizmin Tarihi
Max Stirner - Biricik ve Mülkiyeti

30 Temmuz 2014 Çarşamba

İnsanlar Arasındaki İletişim Neyi İfade Eder? 2 - Aldatma

Georges Seurat - La Parade du Cirque
"Niye var olan da, hiçlik değil? Soru(n) bu!"   Martin Heidegger
İnsanlar arasındaki iletişim kimi zaman gerçeğin gizlenmesine (halkın iyiliği için veya başka bir nedenle) veya sezdirilmesine dayanıyorsa doğru olan nedir? İnsanlar arasında iletişim, insanlığın selameti uğruna yalanlar üzerine mi kurulmalıdır? Voltaire, Felsefe Sözlüğü'nün "aldatma" maddesinde buna dair bir diyalog alıntılamış. O da şöyledir:
Fakir Bambabef bir gün, bizim Konfüçyus dediğimiz, Konfutze'nin çömezlerinden birine rastladı, bu çömezin adı da Uang'dı; Bambabef halkın aldatılmaya gereksinme duyduğunu, Uang da hiçbir zaman kimseyi aldatmamak gerektiğini iddia ediyordu; işte tartışmalarının özü.
Banmabef: Bize her şeyi olduğu gibi göstermeyen yüce Varlığı taklit etmek gerekir; güneş dünyadan bir milyon kez daha büyük olduğu halde, bu gökcismini bize iki veya üç ayak çapında gösteriyor; ayla yıldız birbirlerinden ayrı uzaklıklarda oldukları halde, onları bir tek mavi zemin üzerinde gösteriyor. Dört köşe bir kulenin uzaktan bize yuvarlak görünmesini istiyor; ateş ne sıcak ne de soğuk olduğu halde, bize sıcak gelmesini istiyor; kısacası dört yönümüzü yaratılışımıza uygun yanlışlıklarla çeviriyor.

Uang: Sizin yanlışlık dediklerinizin hiçbiri yanlış değil. Bizim küremizden milyonlarca li(bir li=124 adım) uzaklıktaki güneş, bizim gördüğümüz güneş değildir. Biz, gerçekte ağ tabakamıza, belli bir açı içinde düşen güneşi görüyoruz, ancak onu görebiliriz. Gözlerimiz bize büyüklüklerle boyutları tanımak için verilmemiştir; onları tanımak için başka yardımlar, başka işlemler gerekir.
Bambabef bu sözlere pek şaşmış göründü. Pek sabırlı olan Uang ona optik kuramlarını anlattı; kavrayışlı olan Bambabef de, Konfutze'nin çömezinin tanıtladığı şeylerin hepsini kabul etti; sonra tartışmayı şöyle sürdürdü:
Bambabef: Tanrı bizleri, sandığım gibi, duyularımızla aldatmıyorsa bile, itiraf edin ki doktorlar çocukları kendi iyilikleri için, her zaman aldatıyorlar: Örneğin onlara şeker verdiklerini söylüyorlar, oysa gerçekte verdikleri ravent. O halde, ben fakir de, çocuklar kadar bilgisiz olan halkı aldatabilirim.

Uang: Benim iki oğlum var, ikisini de hiç aldatmadım; hastalandıkları zaman onlara: "İşte çok acı bir ilaç", derim. "İçmek için yürek olmalı; ama tatlı olsaydı size zararı dokunurdu". Dadılarının, lalalarının onları cinlerle, perilerle, umacılarla, cadılarla korkutmalarına hiçbir zaman izin vermedim; bu sayede de onları cesaretli, akıllı uslu birer yurt delikanlısı olarak yetiştirdim.

Bambabef: Halk sizin aileniz kadar mutlu doğmamıştır.

Uang: Bütün insanlar birbirlerine benzerler; hepsi de aynı yeteneklerle doğmuştur. İnsanların yaratılışını bozan fakirlerdir.

Bambabef: Biz onlara yanlış şeyler öğretiyoruz; doğru, ama kendi iyilikleri için. Bizim kutsal çivilerimizi satın almazlarsa, bize para vererek günahlarının kefaretini ödemezlerse, dünyaya bir daha gelişlerinde posta beygiri, köpek veya kertenkele olacaklarını söyleyerek onları kandırıyoruz: bu onları korkutuyor, iyi insanlar oluyorlar.

Uang: Bu zavallı insanların ahlakını bozduğunuzu görmüyor musunuz? Onların içinde, sanıldığından çok aklı başında, sizin mucizelerinizle, inançlarınızla alay eden, ne kertenkele, ne de posta beygiri haline gelmeyeceklerini çok iyi bilen kimseler vardır. Sonuç ne oluyor? Kendilerine münasebetsiz bir din telkin ettiğinizi görecek kadar sağduyuları var, ama bizimki gibi saf, boş inanlardan sıyrılmış bir dine yükselmelerine yetecek kadar değil. Tutkularına kapılıp din diye bir şey olmadığına hükmediyorlar, çünkü kendilerine öğretilen tek din gülünçtür; bu yüzden içinde yüzdükleri bütün ahlaksızlıkların günahı boynunuza yükleniyor.

Bambabef: Hiç de değil, biz onlara mükemmel bir ahlak öğretiyoruz.

Uang: Kötüsünü öğretseniz halk sizi taşa tutardı. İnsanlar öyle yaratılmıştır ki, kötü şeyleri yapmak isterler de kendilerine va'zedilmesini istemezler. Yalnız akla uygun bir ahlakı, saçma sapan masallarla çünkü, karıştırmamak gerekir; çünkü, pekala vazgeçebileceğiniz yalan dolanlarla, ister istemez öğretmek zorunda olduğunuz bu ahlakı zayıf düşürüyorsunuz.

Bambabef: Nasıl! Masallarla allayıp pullamadan, gerçek halka öğretilebilir mi sanıyorsunuz?

Uang: Buna bütün gücümle inanıyorum. Terzilerimiz, dokumacılarımız, çiftçilerimiz hangi hamurdan yoğrulmuşsa, bizim okur yazarlarımız da aynı hamurdan yoğrulmuştur. Onlar, yaratan, herkesin ödülünü verdiği gibi öcünü de alan bir Tanrı'ya inanıyorlar. Dinlerini ne saçmasapan sistemlerle, ne de acayip törenlerle kirletiyorlar; hem okur yazarlar arasında suç işleyenler halktan daha az. İşçilerimizi de, ediplerimiz gibi, yetiştirmekten niçin sakınmalı?

Bambabef: Çok aptallık etmiş olursunuz; bu, onların da aynı terbiyeyi almalarını, hukuk bilgini olmalarını istemekle birdir: hem olacak şey değil, hem de uygun olmaz. Efendiler için has, köleler için siyah ekmek gerekir.

Uang: Bütün insanlar hep aynı şeyleri bilmemeli; doğru; ama herkese gerekli olan şeyler de var. Herkesin doğru olması gerekir, bütün insanlara doğruluk aşılamanın en emin yolu da, onlara boş inanları olmayan bir din aşılamaktır.

Bambabef: Güzel bir tasarı, ama uygulanması olanaksız. Sanır mısınız ki cezalandıran, ödül veren Tanrı'ya inanmak insanlara yeter? Halk arasında en ipsiz sapsızların çoğu zaman masallarıma isyan ettikleri oluyor, demiştiniz; onlar sizin gerçeğinize karşı da isyan edeceklerdir. Tanrı'nın cezalandırdığını , ödüllendirdiğini bana kim temin edecek? Ne gibi bir mucize gösterdiniz ki size inanayım? diyecekler, sizinle benden çok alay edeceklerdir.

Uang: İşte yanıldığınız nokta. Siz sanıyorsunuz ki sağduyuyu tiksindiren namussuzca, anlamsız, yararsız, tehlikeli şeyler bir yana atılıyor diye namuslu, gerçeğe yakın, herkese yararlı bir fikrin, her insan aklının yatacağı bir fikrin boyunduruğunu kimse kabul etmek istemeyecektir.

Halk büyüklerine çok kolay inanır: büyükleri ona akla uyan bir inan önerirse, seve seve kabul eder.İnsanın yüreğini okuyan, adaletli bir Tanrı'ya inanmak için hiç de mucizelere gerek yoktur; bu fikir, aleyhine savaşılamayacak kadar doğaldır. Tanrı'nın ne biçimde cezalandıracağını veya ödüllendireceğini söylemeye ne gerek var; adaletine inanılsın yeter. Sizi temin ederim ki hemen hemen bundan başka dogmaları olmayan kentler gördüm, gördüklerimin içinde en çok erdemi olanlar da onlardı.

Bambabef: Dikkat edin; o kentlerde öyle filozoflar bulursunuz ki sizin cezalarınızı da, ödüllerinizi de inkar ederler.

Uang: İtiraf edin ki o filozoflar sizin icatlarınızı daha sertlikle inkar edeceklerdir. Onun için bu yönden bir şey kazanamazsınız. Benim ilkelerimi beğenmeyen filozoflar çıksa bile, bu yüzden iyi insanlar olmamaları; bir korku ile değil, seve seve kabul edilmesi gereken erdeme hizmet etmekten geri kalmaları gerekmez. Kaldı ki, sizi temin ederim, hiçbir filozof, Tanrı'nın kötülere ceza, iyilere de ödül vermediğinden hiçbir zaman emin olmayacaktır: çünkü, bana Tanrı'nın cezalandırdığını kimin söylediğini soracak olurlarsa ben de onlara, Tanrı'nın cezalandırmadığını kimin söylediğini sorarım. Böylece, filozoflar beni çelmek şöyle dursun, emin olun bana yardım edeceklerdir. Filozof olmak ister misiniz?

Bambabef: Memnuniyetle. Ama sakın bunu fakirlere söylemeyin.

26 Temmuz 2014 Cumartesi

İnsanlar Arasındaki İletişim Neyi İfade Eder?

Bruegel - Sermon of St. John

"Herkesin üç kişiliği vardır; Ortaya çıkardığı, sahip olduğu, sahip olduğunu sandığı."
                                                                                   Alphonse Karr

İnsanlar arasında gerçek bir iletişim var mıdır? İletişim mümkün müdür? Yoksa iletişim yalnızca etkileşimin bir parçası mıdır? İletişimin pek çok çeşidi vardır. Ben özellikle konuşarak gerçekleştirilen iletişimin üzerinde durmak istiyorum.

Yaptığımız konuşmanın yalın bir diyalogdan ibaret olduğunu düşünelim. Böyle durumlarda konuştuğumuz konunun, yani mesajın; alıcının bilgi, görgü ve aktarabilme kabiliyetiyle, mesajın aktarıldığı ortamla ve alıcının bilgi, görgü düzeyiyle ilişkili ve bunlardan etkilendiği varsayılır. Ama ben daha temel ve felsefi bir soru sormak istiyorum. Konuşabilmek mümkün müdür?

Her birimiz konuşurken gerçekte düşündüklerimizi gizleriz. Bu çok sonraları, geçmişi yad ederken yaptığımız açıklamalardan da belli olur. Örneğin iş arkadaşlıkları, ast-üst ilişkisinin getirdiği statü farklarından doğan yakınlaşmalarda yapılan konuşmalar, belki de gerçek olana en uzak olarak niteleyebileceğimiz ortamlardır. Konuşmanın her bir tarafı sanki bir takım şeyleri idare etmek ister gibidir. Gülerek bir takım dostane tavsiyeler verirken de, ilgili gibi görünürken de yalancıyızdır. Karşısındaki ise bu reaksiyonlara inanır. Yahut şöyle diyebiliriz, inanır gibi görünürken, idare ettiği durumun farkında değildir.

İnsanlar gerçekten de gerçekte ne düşündüklerini her an her zaman söyleyebilseydi neler olurdu bilemiyorum. Şöyle düşünüyorum; insanlar arasındaki gerçek iletişim çoğu zaman bir sezinlemeden ibarettir. Gerçek olanı ağızlardan çıkan o sözlerde bulmazsın. Mimiklerde veya bakışlarda yakaladığın bir sezidir gerçek. Kelimeler ise bu kavrayışta, ortalarda dönüp duran ve gerçeğin kimi zaman üstüne çökmeye çalışan gölgelerdir.

Yalanları beyaz, pembe, koyu gibi sınıflara ayırmamak lazım. Doğrusu hiçbir zaman gerçekleri konuşmayacağız. Bu bizlerin arasında yaptığı gizli bir sözleşme gibidir. Arada sırada gerçeği tüm çıplaklığıyla ifade etmeye kalkışanlar ise ahmaklıkla, bunaklıkla veya delilikle suçlauyacağız. Bunu yaparken de toplumun bir üyesi olmaktan duyduğumuz kıvancı ve hazzı hissetmeyi unutmayacağız.O yüzden de Amerikalılar'ın dediği gibi; hakikat salonun ortasında duran bir fil gibidir. İşte orada duruyor ama kimse dönüp bakmıyor. Yahu, salonun ortasındaki koca fili kimse fark etmemiş olamaz.

5 Eylül 2013 Perşembe

Kesinlik Üzerine

Johannes Vermeer - The Astronomer
"Kabul etmediğim şeylerin tümünü reddettiğimi düşünmemeniz gerektiğini çok iyi anlamanızı istiyorum. Aksine, doğru olabilecek ve ileride doğru olduğunu kabul edebileceğim, ancak şu an doğru olduğunu düşünmediğim birçok şey var. Ancak bunların doğruluğunu kabul etmememin sebebi, yanlış olduklarını gösteren kanıtların varlığı değil; doğru olduklarını gösteren kanıtların benim için yetersiz olması."
                                                                                                 Michael Faraday
Copernic'ten önce bütün dünyaya; "Güneş doğdu mu; battı mı" diye sorsaydınız herkes size şu yanıtı verirdi: "Evet, bundan kesin olarak eminiz". Kesin olarak eminlerdi, ama yanılıyorlardı. Bilim adamlarının ve önemli düşünürlerin üzerinde hemfikir oldukları yegane konulardan biri de katiyyetin hiçbir zaman bilimle ve düşünceyle bağdaşmayacağı fikridir. Bütün büyük fikir adamları, bunun ayırdına varmışlardır. Oysa inanışların ve kabullenişlerin hüküm sürdüğü, genel toplum yapısı, avam halk tabakası bunun farkında değil gibi gözüküyor. Bir halk tabakasının, bir bütün olarak yönlendirilmesi hususu da bu eksiklikten kaynaklanıyor. Hatta daha ileri giderek gerçeği apaçık belirtmek istiyorum; halklar koyun gibi güdülüyor. Onlara neye inanması gerektiği, nasıl düşünmesi gerektiği aşılanıyor. Tüm bir çocukluk ve ilk gençlik bu bilgi bombardımanıyla geçiyor. Avam tabakanın tanımı Martin Heidegger tarafından şu şekilde yapılmıştır: "Avam kendini yaratamayan, ancak içine doğduğu toplumun gelenekleriyle yetinen basit, sıradan insandır." Daha sonra yeterli entelektüel birikimini kazanamayan birey, yalnızca kendisine dayatılan hayat görüşlerini kabul edip, hatta bunları yayma girişimine kalkışıyor. Şunu unutmayalım; bir ülkede öğretmenden çok vaiz(vaaz eden, hatta empoze eden manasında) varsa, o ülkede bir dönüşümden, ilerlemeden bahsedemeyiz.

Şimdi bununla ilgili birkaç önemli düşünürden örnek vermek istiyorum: örneğin Voltaire, Felsefe Sözlüğü'nin  "Kesinlik" maddesinde şunları söylüyor:
"Büyüler, bilicilikler, saplanılan fikirler, uzun zaman bütün ulusların gözünde dünyanın en kesin şeylerindendi. Ne sayısız insan kalabalıkları bu güzel şeyleri görmüşler, onlardan kesin olarak emin olmuşlardı! Bu kesinlik bugün biraz azalmıştır. Geometriye başlayan bir delikanlı geldi beni buldu; daha üçgenin tanımlanmasında ona soruyorum: "Bir üçgenin üç açısının iki dik açıya eşit olduğundan emin değil misiniz?" Yanıt olarak bana yalnız emin olmadığını söylemekle kalmıyor, bu önermenin ne olduğunu ne olduğunu bile iyice anlayamadığını söylüyor: önermeyi ona tanıtlıyorum; o zaman kesinliğinden emin oluyor, hayatının sonuna kadar da emin olacaktır.
İşte ötekilerden bambaşka bir kesinlik; öbürleri birer olasılıktan başka bir şey değildi, incelenince de yanlış oldukları ortaya çıktı; ama matematik kesinlik hem değişmez, hem de ilksizdir. 
...Görünüşler, yahut insanların hep bir ağızdan bize anlattıkları şeyler üzerine kurulmuş kesinliğe gelince iş değişir."
Aydınlanmış ve din dogmalarına karşı gelen monarşinin en önemli savunucularından ve Fransız Aydınlanması'nın öncülerinden olan Voltaire'in bu sözleri bir açıdan postmodernizm akımının başlangıç noktasına temel oluşturan en önemli kritiklerden biri gibidir. Postmodernizm genel geçer bilginin, daha doğrusu kalıcı, kesin hakikat anlayışını kökten bir eleştirisidir aslında. Voltaire'in ateist olmak yerine agnostik olmayı tercih etmesi, çünkü ateizmin kesin bir yoksunluk belirtmesi ve bunun da bilinemeyeceğine dair düşüncesi, aslında bu fikri altyapısını göstermektedir ama bu konuda yaptığı açıklamalara başka bir zaman göz atarız. Ama yine de bilimde söz konusu olan kesinliğin düşünceye neden böyle yansıdığını anlamak istiyorum derseniz; militan ateizmi savunan ama 7'da 6(hatta 6.9) derece ile ateist olduğunu ifade eden Richard Dawkins'in konu hakkındaki açıklayıcı videosunu seyredebilirsiniz

Bu noktada şunu belirtmek isterim. Bu bir tanrı var mıdır yok mudur tartışması değil. Bu katiyyet'in bilim ve felsefe alanıdaki eleştirisi çalışmasıdır. Konunun daha iyi ortaya konması için Aydın Topaloğlu'nun, "Teizm ya da Ateizm- Tanrıtanımazlığın Felsefi Boyutları" kitabından alıntı yapmak istiyorum:
"Fransız düşünür Voltaire ateizmi din adamlarının taasubuna ve Tanrı'yı kötü göstermelerine bağlamış buna karşın insan zihninde yaratıcı bir üstün varlık fikrinin yer aldığını belirtmiştir. Yazmış olduğu felsefe sözlüğünün ateizm maddesinde de mutlak ateizmin olabilirliğine imkan tanımamış tanrıtanımazlık suçlamasıyla Sokrat ve Vanini'nin (1583-1629) haksızlığa uğramalarını ve asılsız ithamlarla öldürülmelerini kınamıştır. Hume da mutlak ateistlerin varlığına kanaat getirmemiş, Diyaloglar'm onikinci bölümünde şu ifadelere yer vermiştir: "Evrendeki gaye, niyet ve düzen en dikkatsiz ve en geri zekâlı bir insanın dahi her yerde dikkatini çekecek açıklıktadır... Bütün ilimler bizi farkına varmadan ilk yaratıcının varlığını kabule götürmektedir. Hume, bir gün onsekiz kişinin bir araya geldiği yemekli toplantıda, ev sahibi Baron D'Holbach'a ateistlerin varlığına inanmadığını ve onlarla da hiç karşılaşmadığını söyler. Baron, Hume'dan, masada kaç kişinin bulunduğunu saymasını ister. On sekiz cevabını alınca Hume'a dönerek "ilk bakışta en azından on beş kişinin ateist olduğunun görülebileceğini diğer üç kişinin ise henüz karar vermediklerini" ifade eder. Ancak o yemekte yanında oturan Baron'a takılmakla kalmamış büyük olasılıkla dünyaya ateistler gibi dogmatik bir biçimde ve aşırı güvenle bakmadığını göstermeye çalışmıştır".
Kesinlik düşüncesinin düşün boyutundan bilimsel boyutuna kaymak istiyorum. Bu noktada belki de en güncel ve en yalın izahat 1988'de hayatını kaybeden ünlü fizikçi Richard Feynman'dan gelmiş. 1968'de verdiği üç oturumluk John Danz kenferansları, "The Meaning of It All"; yani "Her Şeyin Anlamı" olarak kitaplaştırılmış. Kitap üç bölümden oluşuyor ve sıralaması şu şekilde; "Bilimin Kesinsizliği", "Değerlerin Kesinsizliği" ve "Şu Gayri Bilimsel Çağ". Şimdi ise bu kitapta önemli bulduğum bazı noktaları, kesinliğin çerçevesini anlayabilmek açısından paylaşmak istiyorum.

Feynman'ın koferanslarında bahsettiği dikkate değer noktalardan biri ekstrapolasyon kavramıdır. Ekstrapolasyon; bir fonksiyon üzerinde bilinen bir noktadan hareketle diğer noktaları bulma işlemidir. Bunu da yapılan bir keşif üzerinden açıklamıştır Feynman;
"Örneğin bir şeyin hareketinin onun ağırlığını etkilemeyeceğine inanılıyordu - bu keşfedilmişti -. Eğer bir topacı döndürür ve tartarsanız ve sonra onu durdurduğunuzda tartarsanız, aynı ağırlıkta olduğunu görürsünüz. Bu bir gözlemin sonucudur. Fakat bir şeyi, ondalık basamakların çok küçük bölümlerinde, milyarda bir bölümlerinde tartamazsınız. Biz şimdi biliyoruz ki, dönmekte olan bir topaç, durmakta olan bir topaçtan milyarlardan küçük birkaç bölüm kadar daha ağır gelmektedir. Eğer topaç, saniyede 186.000 mile yakın bir hızda döndürülebilirse, ancak o zaman topacın ağırlığındaki artış farkedilebilir duruma gelebilecektir. İlk deneylerde topaç saniyede 186.000 milden aşağıdaki hızlarda çevrilmişti. O durumda dönen topacın kütlesiyle dönmeyen topacınki tam olarak aynı görünüyordu. Ve birisi, kütlenin asla değişmeyeceği tahmininde bulunmuştu.
Ne kadar aptalca! Oysa o sadece tahmini olarak ileri sürülmüş bir yasaydı, bir ekstrapolasyondu. O kimse niçin böyle bilimsel olmayan bir şey yapmıştı? Gerçekte burada bilimsel olmayan bir şey yoktu. Sadece olgu kesin değildi. Tersine, tahminde bulunmamakbilimsel olmayan bir tutum sayılacaktı. Tahminde bulunmak zorunluydu. Çünkü ekstrapolasyon gerçekten bir değere sahip olan tek şeydir. Daha önce denemediğiniz ve hakkında bilgi sahibi olmaya değer bir durumda neler olacağına ilişkin düşüncelerinizin tek ilkesi ekstrapolasyondur. Dün neler olduğuna dair bana söyleyeceğiniz şeylerin bilgi olarak gerçek bir değeri yoktur. Bilgi, eğer bir şey yapacaksanız, yarın neler olacağını söylemek için gereklidir. - Gerekli de değil fakat eğlenceli -. Bunun için sadece boynunuzu dışarıya uzatmaya istekli olmanız gerekecektir.
...Bu nedenle bilimciler, şüphe ve kesinsizlikle iş görmeye alışıktırlar. Tüm bilimsel bilgi kesinsizdir. Şüphe ve kesinsizlikle ilgili bu deneyim önemlidir. Ben bu deneyimin çok büyük bir değer taşıdığına ve bilimin ötesinde de genişletilmesi gerektiğine inanıyorum. İnanıyorum ki, daha önce çözülmemiş herhangi bir problemi çözmek için, kapıyı bilinmeyene aralık bırakmak zorundasınız. Tam olarak doğru biçimde kestiremediğiniz olasılığa fırsat vermek zorundasınız. Aksi takdirde, eğer zihninizi önceden hazırlarsanız, problemi çözemeyebilirsiniz.
İşte bilimin ve insanlığın ilerleme yolu budur. Günümüzde toplumu dikkate değer düşünce biçiminden ayıran ve hala büyük kitlelerin -bana kalırsa- Orta Çağ karanlığında yaşamasına sebebiyet veren anlayışın altında yatan temel neden de bu kesinsizlik anlayışının yoksunluğudur. Ayrıca, bu konuyu daha da detaylandırmak istiyorum. Özellikle Ludwig Wittgenstein'ın "kesinlik üstüne + kültür ve değer" kitabını da okuyarak. Ama yazının fazla uzun tutulmaması adına burada bir es vermiş olayım.

Richard Feynman'ın "Her Şeyin Anlamı" kitabını ingilizce okumak için: