Pages

12 Aralık 2011 Pazartesi

Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor 2

Evening: The End of the Day (After Millet)
France: November, 1889
"Ben, kitaplarımın molotof kokteyli ya da mayın tarlası olmasını isterim, tıpkı donanma fişekleri gibi kullanıldıktan sonra kendilerini yok etmesini isterim".
                                                                                                   Michel Foucault

Sistemler hakkında düşünmeden edemeyiz. Alt Sistemler, alt sistemlerin oluşturduğu üst sistemler; düzenli yapılar; belirli açılarda, trigonometrik hesaplarla birbirine dayandırılmış demirler; sütunlarla binalar, gökdelenler... Hepsi de entropi dehşeti içinde ayakta kalmaya çalışıyor. Entropi, bütün sistemlerin kaderinde var ve her şey yitip gitme, enerjisini kaybetme tehlikesi altında; yani "Katı olan her şey buharlaşıyor"...

Bir önceki yazıda bahsettiğim konunun üstüne birkaç tuğla daha eklemek istiyorum. İnsanların ister istemez, oluşturdukları bu ahlaki yapı, günümüze kadar gelen bu anlayışın çerçevesi; erdem, etik, haklar ile güvenliğimizi ve bir arada yaşayabilmemize olanak veren "sistem"lerden bahsetmek isterim.

Öncelikle, sistem karşıtı bir insan değilim. Ayrıca bir kitlenin herhangi bir sistemin karşısına dikilmesini ve anarşizmi tetiklemesini de gülünç bulurum. Bununla beraber, sistem savunucusu ve gönüllüsü bir insan da değilim. Yapmak istediğim sistemleri analiz etmek, eleştirmek ve bize sağladığı fırsat ve tehditlerden bahsetmektir. Buna postmodernizmde "bireysel anarşizm" deniliyor. Yani, bireyin, tüm kavramları ve değerleri eleştirmesidir bu.

Sistemlerin; (devlet gibi organizasyonlar da dahil ve ahlakı, etiği, ananeleri, kuralları, hakları ve aklımıza gelebilecek diğer tüm sistematik veya sistematik olmayan ama kalıplaşmış fikirleri, düşünceleri ve eğilimleri kapsar) nasıl meydana geldiğini basitçe anlatmıştım; http://postmodernizm.blogspot.com/2011/12/kat-olan-her-sey-buharlasyor.html Şimdi ise bir bireyin, temelde ve basitçe, sistem karşısında nasıl duruşlar sergileyebileceğini anlatmak istiyorum.

Lane in the Public Garden at Arles, A
Arles: September, 1888
i.) Birey, sisteme tümüyle dahildir. Haklarını, görüşlerini yaşadığı toplumdan, okuduğu kitaplarından, yakın ve uzak çevresinden alır. Şimdi, önümüzde duran 8x8 karelerden oluşan bir satranç tahtası düşünelim. Satranç tahtasının üzerinde de, satranç taşları var elbette. Satrancı oynamak isteyen birey şunu bilir ki; satrançta belirli kurallar vardır. Taşlar belirli kurallara göre hareket ederler. Bunun dışında hareket edemezler. Satranç oyuncularından yenilgiye uğramak üzere olan, tüm hırsına rağmen, satranç kurallarını benimsemiştir ve yenilecek olacağını görse bile kuralları değiştirme talebinde dahi bulunmaz. Çünkü oyunu oynanabilir kılan kurallardır. Oyun anlamlı gibi görünür ama açık ve net olan bir şey var ki; oyun bu kurallar içinde düzenlenmemiş ve başka hamleler düşünülerek de tasarlanmış olabilirdi. Bir oyuncu, yenilgiyi görmesine rağmen; işte bu nedenle hamlelere itiraz etmez; etmeyi düşünmez.

Halbuki, satranca anlam yükleyen ve oyunun kurallarını belirleyen insanlardır. İnsanların kurallarına göre oynama zorunda olmasına özde hiçbir neden yoktur. Bir oyuncu farazi olarak, at'ı veya kale'yi kafasına göre istediği kareye taşıyabilir. Ama küçük satranç dünyasında, oyunculara bu kurallara itiraz etme düşüncesi veya  kurallara eleştiri getirebilme özgürlüğü ya verilmemiştir ya da kısıtlanmıştır. Oyuncu isteyerek veya zorla veya uyutularak bu oyunun kurallarını kabul etmiş olur ve yenilse de kazansa da oyunun kurallarına sadık kalır. 

İşte bu tip oyuncular, günlük hayatın karmaşasında oradan oraya sürüklenen ortalama halkın bireylerini temsil etmektedirler. Oyunun kurallarını peşinen kabullenirler. Satranç oyunun bu kuralları ile optimum olduğunu düşünürler ve her gittikleri yerde bunu anlatıp, bununla övünüp, başkalarına da satrancı kabul ettirmeye ve sevdirmeye kalkarlar. 8x8 ebatlarda, karelere bölünmüş bir tahtada oynanabilecek en iyi tek oyun satrançtır onlar için ve satranç burada, hayatımızın küçük bir izdüşümünü temsil eden bir metafordur yalnızca.

ii.) Devrimci ve başkaldıran bireydir ikinci örneğimiz. Çoğunluğu oluşturan halktan bir farkı vardır onun. 8x8 ebatlarda, karelere bölünmüş bir tahtada aynı veya farklı taşlarla veya pullarla, farklı oyunlar da oynanabileceğini düşünür bu insanlar. Bu yüzden, toplumun çoğunluğunu oluşturan ve satrancı en üstün gören bireylerden ilk zamanlarda veya hayatları boyunca teveccüh görmezler. Hatta bununla da kalmayıp öne sürdükleri oyun biçemleri lanetlenebilir ve yuhalanilir. Ama bu devrimciler ve başkaldıran insanlar olmasaydı bugün satranç tahtasının üstünde dama da oynanabileceğini bilmezdik. Halbuk, başka kurallarla ve başka pullarla hayatlarımızı renklendirebileceğimiz, farklı bakış açılarını da görüp, farklı zevkleri tadabileceğimizi gördük; Marx, Engels, Camus, Sartre, Nietzsche, Marquis de Sade ve nice gibilerinin sayesinde.

Ve unutmadan ekleyeyim; sistemlerin değişebilir ve esnek olduğunu gören ve genel halkın frekansını bilip, nabzını tutan insanlar hayatta başarılı olurlar. Bu yüzden George Soros; büyük balıktır ve satrancı yüceltip, oyununu ona göre oynayan küçük balıkları yutmaktadır ve Nietzsche der ki; "Güzel şeylerin hepsi önce korkunç maskeler takmalı. Böylece kendilerini insanlığın kalbine yazdırabilirler".

Ama bildiğiniz ve gördüğünüz üzere, 8x8 ebatlarda bu tahtamızın üzerinde hala kurallara göre oyun oynanmakta ve oyunun yapısı değişmesine rağmen; bir bakış açısı geliştirmekten öte gidilmemektedir. Ve şimdi sistem karşısında sergilenebilecek, bu zamana kadar değinilmediğini düşündüğüm üçüncü bakış açısına geçmek istiyorum.

Tabula Rasa
iii.) Birey, oyunu inkar eder. Evet, birey bu noktada bir hayvan gibi görmektedir oyuncuları. Der ki; "İnsan, düşünebildiğini sanan bir hayvandır". Oynanan oyunları kabullenir; realistik bakış açısıyla irdeleyerek, oyunun açıklarını, oyunun amaçsızlığını görüp, sezip, bildirir ve 8x8 ebatlarda karelere bölünmüş bu tahta üzerinde oynanan tüm oyunları tiye alır bu sayede.

Bilinen insanlık tarihinde, tüm ideolojiler bir başka düşünceye tepki olarak doğmuştur. Hiçbir fikir akımının öylesine geliştiğini göremezsiniz. Hepsi bir yetersizlik ve açlık halinde bir arayışla ve gayretle türetilmiştir. Ama hepsi de, bahsettiğim tahtanın üzerinde oynanan oyunlardan farksızdır. Hepsinin de çıkış noktası insanlığın tamamına veya bir kısmına yarar sağlamaktır. Ama hiçbirisinin bir diğerine kesin bir üstünlük sağladığı görülmemiştir; ki bu beklenen bir gelişmedir. Peki, faydalı olmak için oynanan bu oyunlarda gelinebilecek son nokta nedir? Yani, en iyi oyun hangisidir? "Cevap, hiçbiri" olmalı.

Bir Şah, bir piyonun arkasındaki veziri devirmeye karar verip bunu da başaramadığı sürece, tüm oyunlar; tüm taşlar ve tüm oyuncular gülünç olmaya devam edecektir.

10 Aralık 2011 Cumartesi

Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor

Harvest at La Cra, with Montmajour in the Background
France: June 1888
"Dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. Tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır. Tramvaydaki tutamaklar gibi. Uzanır tutunurlar. Kim zenginliğine tutunur; kimi müdürlüğüne; kimi işine; sanatına. Çocuklarına tutunanlar vardır. Herkes kendi tutmağının en iyi, en yüksek olduğuna inanır. Gülünçlüğünü fark etmez. Kağızman köylerinden birinde bir çift öküzüne tutunan bir adam tanıdım. Öküzleri besiliydi, pırıl pırıldı. Herkesin, “- veli ağanın öküzleri gibi öküz, yoktur, ” demesini isterdi. Daha gülünçleri de vardır. Ben, toplumdaki değerlerin ikiyüzlülüğünü, sahteliğini, gülünçlüğünü göreli beri, gülünç olmayan tek tutamağı arıyorum: gerçek sevgiyi! Bir kadın. Birbirimize yeteceğimizi, benimle birlik düşünen, duyan, seven bir kadın!"
                                                                                      Aylak Adam / Yusuf Atılgan

Karl Marx'ın Komünist Manifesto'da geçen sözüdür; "Katı olan her şey buharlaşıyor". Ayrıca bu sözden yola çıkarak yazılmış, Marshall Berman'a ait bir kitap da var.

Katı olan her şey; haklarımızdan (insan hakları) etik kurallara; ahlak anlayışımızdan hukuka kadar uzanan geniş bir yelpazeyi kapsıyor. Yani, bize ait olan her şey. Yani, bizi insan olmayan canlılardan ayıran tüm her şey... Yüzyıllar boyunca yazarak, çizerek, düşünüp söyleyerek aktarıp oluşturduğumuz tüm çerçeve, "katı olan her şey"in kapsamında. Bunların bir anda buharlaşmasıdır mevzubahis olan. Orhan Veli'nin, "Aşk Resmi Geçidi" şiirinin son mısraları şöyledir mesela;

Fishing Boats on The Beach at Saintes-Maries
France: June, 1888
...
Gelelim sonuncuya. 
Ona bağlandığım kadar 
Hiçbirine bağlanmadım. 
Sade kadın değil, insan. 
Ne kibarlık budalası, 
Ne malda, mülkte gözü var. 
Eşit olsak, der, 
Hür olsak, der. 
İnsanları sevmesini de bilir, 
Yaşamayı sevdiği kadar. 




Bir insanın benliğini oluşturan tüm değerler, avuçlarında bir anda unufak olursa ne hisseder peki? Bir devrimciyi ele alalım. Uğruna darağacına kadar gidebileceği davasının aslında bir hiç uğruna yaşandığını idam edilmeden hemen önce söylerseniz ne hisseder? Kutsal kitaba el basıp yemin eden inançlı bir insanın, içinde yaşadığı dünyanın kısa sürede yıkılması kaotik bir durum elbette. Aşırı realitenin başlangıcı ve imaj doygunluğu sürecidir bu.


Olası olan şudur: İnsanları bir başına, kuralsız, kutsalsız, görgüsüz bıraktığınızda hem kendilerine, hem de çevresindekilere zarar verir. Bunu madde veya alkol bağımlılığından da yapabilir, herhangi bir vaizin dolduruşuna gelerek de gerçekleştirebilir veya sadece Marquis de Sade'ın hazzını örnek alarak da gerçekleştirebilir. Örneğin, sınırsız ve kuralsız bir dünyada, bir insanın, kendisine kalıcı ve fiziksel bir zarar verdiğini ele alalım. Bu senaryodan şöyle ilerlemek mümkün. Kendisine zarar veren insan, madde veya alkol bağımlılığının etkisi geçtiğinde veya vaizin verdiği nutkun etkisi altından kurtulup, kendi kendine kalıp durumunu irdelediğinde veya aldığı "Sade-ist" hazzın etkisi geçtiğinde iki türlü düşünecektir. Ya kendisine yaptığı bu işkenceden pişmanlık duyacak ve başkalarının bu hataya düşmemesi için onları uyaracak yazı yazmaya, nutuk atmaya vesaire karar verecek ya da kendi hayatını, fiziksel bütünlüğü olmadan da, eksik olarak dahi olsa yaşamaya devam etmeyi kabullenecek ve kendisine fiziksel zarar verirken yaşadığı tatmin duygusunun diyetini kabullenip, bunu olağanmış gibi görecek.


İlk senaryoya göre, çevresini uyaran kişi yavaş yavaş bir anlayışın oluşmasını tetikliyor. Buna göre, ömrünü fiziksel olarak eksiksiz yaşamanın kesinlikle daha arzulanır olacağını vurguluyor. Belki ilk başlarda sesi duyulmuyor bu pişman insanın ama daha sonradan, deneyimler onun haklı olabileceğini gösteriyor ve haz düşkünlüğü ve duygu yoğunluğunun etkisinde kalmanın kalıcı hasarlara, dolayısıyla pişmanlıklara ve acılara yol açtığına dair bir düşünce hakim olmaya başlıyor ve insanlar basitçe ve nazikçe gruplaşmaya başlıyorlar. Fakat insanın, kendisine zarar vermemesi ve zarar vermesine neden olabilecek duygu, düşünce ve maddelerden uzak durması savı bir tavsiye mi olmalı, yoksa dikte mi edilmeli?


Bir insan karşısındaki başka bir insana, başına gelen talihsiz durumları açıklayarak yol gösterebilir; onu kalıcı pişmanlıklara ve acılara bulaşmadan engelleyebilir. Fakat, bir insanın yapabilecekleri, vereceği hasar yalnızca kendi bedeniyle sınırlı değildir. Tavsiye ve öğüt, yalnızca çok basit ve küçük bir dünyada verimli sonuçlar almamıza yeter. Fakat bir insanın vereceği fiziksel zararın gerçek boyutları anlaşıldığında, onu bu eylemlerinden vazgeçirmek için, dikte edilen sert sözler ve zorbalığa kadar giden katı bir tutum baş göstermeye başlar. Yani ve kısaca, kaostan ve bir insanın dahi gücünün yetebileceği acı verici eylemlerden kurtulmak için bir başka kaosa yönelmiş olunur. Zarar verici ve kıyıcı insanın elinden sınırsız özgürlükleri alınır. Ama bu elbette ki onu durdurmaya yetmeyecektir. Çünkü, kendisinden güçlü kişi veya grupların buyruklarında iken sınırsız özgürlüğünden mahrum kalabilir ama kendisinden güçsüzlere karşı uygulayabileceği kıyım seçeneği(sebebi haz düşkünlüğü, maruz kalınan yoğun duygular ve hatta sırf rastgele keyfiyet dahi olabilir) elindedir. Öyleyse gücü kazanan insan, gücü olmadığını düşündüğü insana karşı belli belirsiz bir üstünlük kurmuştur. Bu noktada da devreye, güçsüzleri korumak adına yetkilendirilen Kral, Lider hatta Tanrı çıkar. Hatta geçen zaman, Kral, Lider, Tanrı veya benzer mutlak güç sahibinin görevlendirdiği elçi grup ve kişileri de peyda etmiştir. Evet, artık güçsüzü korumak ve insan neslinin devamlılığını sağlamak için; elçiler, derebeyleri, krallar, tanrı'lar, mahkemeler, konsiller ve daha niceleri ve bunların hepsinin zaman zaman ortaya koyduğu yazılı metinler de vardır artık. Bir insanın, kendi haz düşkünlüğü, duygu yoğunluğu veya erken yaşta olmasının verdiği bilinçsizlikle kendisine verdiği zararın, ilerleyen zamanlarda yaşattığı kaotik sancı, bunun engellenmesini öngören koskocaman küresel bir kaotik sancıya ve sisteme dönüşmüştür.


İnsanın kendisine ve ırkdaşına olan güvensizliğinden ötürü belgeler, kayıtlar, yasaklar, kanunlar, haklar, şartlar, gelenek ve görenekler çığ gibi büyüyen bir sistem oluşturmuş ve zaman içinde düzenlemelerle optimize edilmeye çalışılan yeni, irrasyonel, sistematik toplumlar dünyası boy göstermiştir. Bir pişmanlık, bir ufacık keder, bir acı, bilincin yeşerdiği o anda, kendisine hakim olabilmek adına, bir bileğinden zincire vurulmak pahasına, sırf varoluşunu devam ettirebilmek için kendisine sınırlar koymuştur. Hem de benliğinin rastgeleliğinden, doğanın ve doğalın saflığından uzaklaşmak pahasına. Daha sonra geliştirdiği bu bilince bir isim takmıştır; zeka. Bununla da övünmeye başlamıştır ki, kendisine ait olmayan, aynaya baktığında lkendisini bir penguen gibi gösteren redingotlara alışıversin; abiyelerini sevebilsin. Zekayı, kendisini, diğer canlılardan ayıran temel bir özellik ve üstünlük olarak da görmeye başlamıştır ki; bunda bir noktaya kadar haksız da sayılmaz. Her ne kadar, insanın zihinsel olarak, canlılar hiyerarşisinin en tepesinde olması, onu açık ve net bir biçimde evrenin görüp görebileceği en zeki yaratık yapmasa da çabası takdire şayandır. Çünkü, dünyanın çevresinden geçtiğini varsaydığı ekvator çizgisiyle, meridyen ve boylamlarla kendisinin dünyanın neresinde olduğunu belirlemiş ve bilincinin sistemini ileri taşımıştır. Güneşin doğuşundan batışına ve tekrar doğuşuna kadar olan sürecin üstüne zaman olgusunu -tıpkı ekvator çizgisini farazi olarak çizdiği gibi anda yaptığı gibi- yapıştırmış ve bu matematiksel soyut sistemle; evreni kavramaya koyulmuştur.


Başa dönelim. Bütün bunlara rağmen, bildiğimiz bir şey daha var. O da, hayvanların da, fiziksel zarar gördüklerinde tıpkı insanlara benzer acılar çekmesi durumudur. Buna rağmen, bidekine benzer bir bilinç hayvanlarda yeşermemiştir. Hayvanlar da birbirlerinden korkar; hayvanlar da bir içgüdüyle bile olsa varlığını devam ettirme gayretindedir. Hatta, savunma sistemleri, bizim bilinçle kazandığımız savunma sistemimiz kadar gelişmemiş olmasına rağmen, varlıklarını sürdürebilmişlerdir. Ama bütün bunlara rağmen; soyut akıldan bihaberdirler. Hiçbir kural, dogma, anlayış veya görüşe sahip olmadan, acılarına ve maruz kaldıkları saldırılara rağmen bugünlere ermişlerdir.

Bu da olasılıkla, insanlar arası etkileşimin ve iletişimin kuvvetli olmasından kaynaklanmaktadır. Canlıları, atomlar olarak düşünürsek, insan, bu atomlar arasında, bağ olarak en kuvvetli elementi oluşturur, diyebiliriz. Çünkü, bir insanın başka bir insanı tanıma, anlama ve kendini ifade ederek yönelme ve bu yönelmenin sonucunda oluşan etkileşim ve aldığı reaksiyon bu kadar kuvvetli olmasaydı; insanlık, örneğin hayvanlar aleminden çok büyük olasılıkla, zerre farksız olacaktı. İnsanın bilincinin ve kompleks zekasının yeşerip gelişmesine neden olan bir durum da, etkileşim kuvveti diyebiliriz o halde.


Bütün bunları da bir kenara bırakıp ilk insana dönmek istiyorum. Bir sebepten ötürü kendisine zarar veren ve daha sonra pişman olan ve bilincin yeşermesine neden olan o ilk insana... Yaşadığı bunalımdan kurtulmak için yarattığı kaosa. Kaos'tan Gaia'ya ve sonuçta bugün ulaştığımız küresel sisteme. 


Küresel sistem, mikro ve makro çalışmalarla yapılan optimizasyon eylemlerine rağmen hala zorbalar ve rastgeleliğinden ötürü acıya ve pişmanlığa neden olan insanları barındırmaktadır. Bana göre de, tüm gayretlere rağmen, zorbalık ve sistemin güçsüz yanlarından faydalanan hazcı insanların varlığı süregidecektir. Bunun önüne tamamen geçmek, yine bana göre imkansızdır. Sistemlerin ve küresel sistemin karşısındaki insanın durumundan da bahsetmek isterim ama bana göre bu bir başka yazıda olmalı. Çünkü apayrı ve bambaşka bir konu.


Ve son söz; caniler, manyaklar, ruh hastaları, diktatörler, ahlak yıkıcılar, etik sömürücüler, faydasızlar, egoistler, haz düşkünleri sistemin yola getiremediği, çoğunluğu oluşturan insanların olağandışı, vahşi, akıl almaz olarak görmesine rağmen aslında gayet olağan olan bir durumun vücud bulmuş halleridir. Sürpriz değildir böyle insanların var olması; hiçbir zamanda olmayacaktır. Olmasını istemekle; olmasını kabullenmek veya anlamak arasındaki farkı da görmek lazım elbette.


Bir insanın en az bir tutamacının olması çağımızın en önemli ihtiyacıdır bana göre. Ama Aylak Adam'lar, Tutunamayanlar, Oblomov'lar ve daha niceleri de şapkadan çıkan sürpriz tavşan değillerdir... İşte bu yüzden, "Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor"...



6 Aralık 2011 Salı

Ladri di Biciclette


Ladri Di Biciclette, yani "Bisiklet Hırsızları", 1948 yapımı İtalyan filmi; bir başyapıt. İlk olarak, Woody Allen'ın en sevdiği filmler listesinde görüp de izlemeye karar vermiştim bu filmi. İyi ki de izlemişim.

İtalyan sinemasında 1930-1940 yılları arasında, Mussolini döneminin "Beyaz Telefon Filmleri" olarak da adlandırılan pembe salon filmleri dönemi hakimmiş. Bu dönemin ardından; 1944-1952 yılları arasında İtalyan sinemasına, bir önceki döneme tepki olarak doğan bir "İtalyan Neo-realismo" film dönemi etkin olmuştur. Tabii Neo-Realizm akımının sinematografik açıdan bir çok değişik teknik öngördüğünü söyleyebiliriz; el kamerası ile çekilen görüntüler; tamamen sokakta ve halkın içinde alınan, doğal gün ışığının kullanıldığı, dublajlı kayıtlar bir takım teknik özelliklerindendir.

Ama bunların ötesinde; İtalyan Neo-realizm akımının getirdiği fikirsel tepki önemlidir. Bu dönemde yapılan filmlerde hümanist bir bakış açısı sergilenmiş ve soyut fikirlerden çok duygulara önem verilmiştir. Bu açıdan Ladri di Biciclette ve o dönemde yapılan diğer filmler; tıpkı Van Gogh tabloları gibi empresyonist (izlenimci) öğeler barındırmaktadır. Çünkü bu filmlerde de duygular ön plandadır ve kişiden kişiye değişir niteliktedir.

Enzo Staiola - Lamberto Maggiorani
Filme tekrar dönelim. Konusu kısaca, bisikletle çalışılabilecek bir işi güç bela bulan gariban İtalyan'ın, bu bisikleti çaldırması ve akabinde işten çıkarılmamak için, bisikletini köşe bucak araması ve bisiklet çalma düşüncesine kadar uzanan psikolojik savaşıdır. Bu mücadelede oğlu da yanındadır ve iyi ahlaklı, örnek bir baba olmak ile daha iyi bir hayat sürmenin anahtarı olan bisikleti katiyyen bulmak düşüncesi arasında savaşan baba gerçekçi bir şekilde aktarılmıştır.

Sonuç olarak, alt tabakada yaşayan insanların, aslında sosyal hayatta çok fazla bulunan, (filmde bisiklet) ekmek, su, kıyafet gibi şeyler çok büyük önem arz etmeye başlıyor. Öyle ki, filmde, her sokağından yüzlerce bisiklet geçen İtalya'da, bisikletini arayan adam, o gözü dönmüşlükle birlikte çocuğunu bile unutuyor veya onun duygularına hiç dikkat etmiyor. Bisikletini çaresizlikle arayan baba, her geçen zamanda çocuğuna da uzaklaşıyor. Hatta, filmin bir sahnesinde, bisikletini arama telaşından çocuğunu bir baraj kenarında kendisini beklemesi için tembihleyip yanından ayrıldıktan sonra; yine baraj civarından boğulan bir çocuk için yapılan bağırışmaları işitiyor ve tabiri caizse kafasında jeton düşüyor bisikletini arayan adamın ve sanki oğlunu yeniden buluyor yanı başında ve yeniden tanışıyor onunla.

İşte 2. Dünya savaşından sonra yaşanan ve insani duyguların önüne geçecek kadar halkın benliğini kaplayan, insanların birbirine, ailelerinnin bireylerinin birbirine duyduğu sevginin önüne geçen, bu "basit şey"lerin trajedisi çok iyi yansıtılmış.

Bu bize aslında çok acı bir şeyi işaret ediyor. İnsanın insana olan sevgisini unutturabilecek durumlar, bir bisiklet sahibi olmak kadar görece basit ve trajikomik bir düzeye inebilir. Çok basit bir şey, bize onuru, gururu ve en önemlisi ise sevdiklerimizi unutturabilir. Bu yüzden de "Bisiklet Hırsızları" bir başyapıt hala ve bu yüzden de izlenmesi gerekiyor zannımca...


1 Aralık 2011 Perşembe

Saf ve Düşünceli Romancı



Orhan Pamuk'un, Harvard Üniversitesi'nde verdiği Norton derslerinde roman ve romancılık üzerine yaptığı konuşmalardan derlediği bir kitap; Saf ve Düşünceli Romancı. Kitabın ilgi çekici noktalarından biri şüphesiz, "romanın gizli merkezi"ne yönelik açıklamadır. Basitçe, romanda muğlaklığını koruyan ama sezgi yoluyla okuyucu tarafından, kitabın içine girip, onun dünyasına karıştıkça anlaşılabilen bir merkez burası; kitabın bam teli de diyebiliriz.

Romanın bam teline yapılan bu yolculuk bana göre de oldukça önemli. Hemen her okuyucunun kitaplardan duyumsadığı ama yalnızca kendi zihinsel gelişiminde yer eden ve pek kimselere de doğrudan açmadığı bakış açılarıdır bunlar. Bir sırrın kulağına fısıldandığını düşünen okuyucu, bununla, yani bu muğlak ve emek harcandıkça kavranan bakış açısıyla mutlu olmaktadır. İnsanların, çok fazla okuyucusu olmayan büyük yazarları keşfettiklerinde yaşadıkları hazzı, biraz da işte buna bağlıyor; yazar Orhan Pamuk.

Ayrıca roman, şüphesiz ki, tanımlamalar içeren bir ders kitabına en uzak noktada bulunan, güçlü bir  edebi türdür. Bu yönüyle anlatmak istediğini tanımlamak yerine, olaylar, kurgu ve diyaloglarla okuyucuya sezdirmeyi hedefler. Roman yazmanın, resim sanatıyla benzeşmesine de dikkat çeken Pamuk, romanların gizli dünyasıyla haşır neşir oldukça, okuyucuların zihinlerinde yepyeni merkezler oluşacağını belirtiyor.

Saf ve düşünceli okur tanımını da şöyle yapıyor;
i.) Bütünüyle "saf" okurlar: Bunları ellerindeki şey romandır diye ne kadar uyarırsanız uyarın, metni yazarın kendi hayat hikayesi ya da yaşadığı şeylerin biraz değiştirilmişi olarak görürler.
ii.) Bütünüyle "düşünceli" okurlar: Onlara ne kadar ellerindeki kitabın sizin en mahrem duygu ve düşüncelerinizle yazıldığını söyleseniz de fayda etmez, bütün metinlerin hesap kitap ile ayarlanmış kurmacalar olduğuna inanırlar.
Aman bu insanlardan uzak durun, diye uyarmak isterim sizleri. Çünkü onlar roman okuma zevklerini bilmezler hiç.
Romanın önemsiz konulardan önemli; önemli konulardan da önemsizmiş gibi bahsettiğine de değinen Pamuk, örenğin, romanın siyasetten bahsedebileceğini ama siyasi de olamayacağını vurguluyor. Bunun yazarın siyasi görüşünden bağımsız, romanın felsefi duruşundan kaynaklandığını açıklıyor.