Pages

1 Ocak 2012 Pazar

İnsan Doğası

Thatched Cottages by a Hill
Auvers-sur-Oise: July, 1890
"Bence, şeytan diye bir şey gerçekte yoksa, kişioğlu uydurmuşsa onu, kendine bakarak, kendisini örnek alarak uydurmuştur".  
                                    Fiyodor Dostoyevski / Karamazov Kardeşler
"Ben hasta bir adamım... Gösterişsiz, içi hınçla dolu bir adamım ben. Sanıyorum, karaciğerimden hastayım. Doğrusunu isterseniz, ne hastalığımdan anladığım var, ne de neremin ağrıdığını tam olarak biliyorum".
                                         Fiyodor Dostoyevski / Yeraltından Notlar 
"Her gün yan yana oturmak kolay iş değildir. Birbirinin iyi yanlarından zevk alıp kötü yanlarına kızmamak için büyük bir yaşama deneyimi, akıl olgunluğu ve insan sevgisi gerektir.
                                                                                İvan Gonçarov / Oblomov

Bir banka şubesine girip, "bana 1000 lira verin; gidip sevgilime hediye almam gerekiyor" diyemezsiniz. Bunu bir soygun niteliğinde gerçekleşmesinden de bahsetmiyorum; tamamen sıradan ve sakin bir istekle bu parayı talep ettiğinizi varsayın. Veya herhangi bir toplu taşıma aracının boş koltuğuna sırf canınız öyle istedi diye oturamazsınız. Ya da herhangi bir zamanda kafanıza öyle estiği için herhangi bir dersliğe girip merakınızı uyandıran bir konuyu dinleyemezsiniz. Bir de şöyle düşünelim; herhangi bir insanın özel mülkiyetini veya kazanılmış haklarını ihlal etmiyorsunuz da, ne bileyim öylesine bir karar alıp; seyahat ücretini de ödemenize rağmen, kafanızın estiği ülkenin turistik bölgesine gidemezsiniz. Basitçe söylemek gerekirse, düzeni sağlamaya çalışan kurallarıni kanunların neticesi bunlar. Bu düzeni bozmaya çalışmak da "anarşizm" olarak nitelendirilir.

Peki bu kurallar ne zamandan beri var? Mesela yaklaşık kaç yıldır; vizesiz ve pasaportsuz seyahat edemiyoruz? Kaç yüzyıldır insanların mülkiyeti ve bu mülkiyetlerini tanıyan hakları var? Peki, bir insanın kurallara uymamasının neticesinde katlanması gereken cezaların ve yükümlülüklerin varlığı, bu bilincin insanlara yerleştirilmesi neticesinde sağlanan düzen ortamının dışında, bir şeyi yapmasına engel olabilecek doğal bir kişiliği olabilir mi? Dinden, ahlaktan, etikten ve yaptırımla neticelenecek kural ihlallerinden uzak olan bir insan topluluğu düzen içinde yaşayabilir mi?

Bu soruların cevabına şuradan varalım. İnsanoğlu nekrofili (ölüye karşı duyulan cinsel eğilim) psikolojisinde olabilen tek canlı grubu. Yani, bir fare bile onca pislik içinde yüzmesine rağmen, asla ölü insan kadar iğrenç olamaz. Ya da Aztekleri örnek verelim; 16. ve 18. yüzyıllar arasında, bugünkü Meksika topraklarında yaklaşık 13 milyon nüfuslu büyük bir uygarlık olan Aztekler; yalnızca Tanrı'lara adak ayinlerinde 80.000 insanın göğsünü yarıp, atan kalbini yerinden çıkarmışlardır. Yamyamlık yine insan ırkında görülmüş bir yaşam biçimidir.

Bunları, insanın aslında ne kadar tehlikeli olduğunu göstermek için anlatıyorum. Yazının icadından sonra geçen 4000 senenin üstündeki zaman diliminde yalnızca 100 sene zarfında hiç savaş olmamış dünya üzerinde. Bizim, insan olarak hesaplarımız, düşüncelerimiz veya genetik programımız sandığımızın çok ötesinde. Bu yüzden fraklar giyip davetlere giden kibar beyefendiler bana çok komik geliyor. İnsanın kendisin dizginlemesi veya "İyi Çoban"lar tarafından, devletler ve bilgin yöneticiler tarafından hizaya sokulması elbette önemli bir olaydır. Ama insanın gerçekte böyle olabileceğine inanmak gerçekten saflıktır.

Bir insan, eğitilmiş bir aslan gibidir. Bir aslanı ne kadar eğitmiş olursanız olun, şov esnasında aç değilse, ateş çemberlerinin içinden atlamayacaktır. Çünkü, bir aslanın doğasında, ateş çemberlerinin içinden atlamak; sahibinin komutuna göre oturmak yoktur. Öğretilmiş bir davranışı, izleyecileri eğlendirilen bir palyaçoluktan başka bir şey değildir. Vahşi bir hayvanın dize gelmesi, insanları keyiflendirmiştir.

İnsanın hizaya gelmesi de, vahşi hayvanların hizaya gelmesi gibidir. Ahlaki değerler ile, düşüncelerimiz arasında hissettiğimiz uçurumun derinliğini fark ettiniz mi? Mesela, Dostoyevski okuyorum. Freudyen karakterleri daima buhranlar geçiriyor; örneğin; "Yer Altından Notlar" kitabının ana karakteri diyor ki; "Gününü gün eden, aynı okulda okuduğumuz, şimdinin yakışıklı bir subayı olan eski arkadaşımdan köşe bucak kaçıyorum. Onun yaşadığı hayatı kıskanıyorum. Onunla karşılaşsam, yüzüne gülümsemekten ve onu tebrik etmekten başka elimden bir şey gelmez". Ya da Ivan Gonçarov'un tembel ve bezgin Oblomov'unu düşünelim; henüz kitabın başında evine şık, çok iyi giyimli erkek arkadaşının misafir gelişini okuyoruz. Beyaz bir eldiven takıp, davetlerde aşk kovalayan bir adam bu. Oblomov'un çok dışında, bu dünyaya ait olmayan bir tiyatro karakteri bu adam; hatta neredeyse kendisinin zıttı diyebiliriz ve Oblomov'un hayatın akışına, tiyatrosuna karışamamasının sancısını okuyoruz kitabın devamında.

İşte, insanın kendisi olamamasının sancısıdır yazıya döktükleri. Sanat ve edebiyat da, bu sancılarla vücud buluyor aslında. Birbirini kemirmek isteyen insanoğlunun dayanılmaz iç çekişleri... Yaşamak, çoğu insan için çok geniş bir kumpanyaya dahil olabilmektir bu yüzden. Sadistlerin, manyakların, canilerin, delilerin tuhaf karşılanmasını da tuhaf buluyorum. İnsanın özünde, tam kalbinde çok büyük bir kötülük var bana göre. Yönlendirilebilir olmak, etkileşimi kuvvetli varlıklar olmak, yani biraz da koyun olmak ise birarada yaşayabilmek için en büyük avantajımız. 200 bin yıllık "homo sapiens" tarihinde, yalnızca son 200 yılda dünya nüfusunun 1 milyardan, 7 milyara fırlayarak yediye katlanması da bu yüzden ilgi çekici oluyor.

İnsanın içinde ve tarihinde koskocaman bir gölge, kapkaranlık bir leke olduğunu düşünüyorum.

29 Aralık 2011 Perşembe

İtirafname

Interior of a Restaurant in Arles
Arles: August, 1888
"Biz televizyon izleyerek, milyonerler, sinema tanrıları, rock yıldızları olacağımıza inanarak büyüdük ama olamayacağız...Hepimiz heba oluyoruz... Bütün bir nesil benzin pompalıyor, garsonluk yapıyor ya da beyaz yakalı köle olmuş... Reklamlar yüzünden araba ve kıyafet peşindeyiz... Nefret ettiğimiz işlerde çalışıyor, gereksiz şeyler alıyoruz... Bizler tarihin ortanca çocuklarıyız... Bir amacımız yok; ne büyük savaş ne de büyük bir buhran yaşadık... Bizim savaşımız ruhani savaş... Ve bunalımımız kendi hayatlarımız..."
                                                                                                       Chuck Palahniuk

Çocukluğumda büyüklerin her şeyi bildiklerini düşünürdüm. Hayat hakkında kesin yargıları vardı ve sarsılmaz bir pencereden dünyaya bakıyor gibiydiler. Tereddütleri yoktu hiçbir şey hakkında. Bu içten içe hoşuma gidiyordu. Süregiden bir hayatın parçası olmayı çok istiyordum. Benim için dünya üzerinde şüphe edilecek hiçbir şey yoktu. Bunun anlamı aslında şu; gerçekten düşünen bir insan için hayatın gidişatı içinde kavrayamayacağı hiçbir gerçek yoktu. Fikirler sabit ve genel geçerdi. Dünyam çok küçük olduğundan, yalnızca gördüğüm insanların duygu, düşünce ve hareketlerinden etkilendiğimden ve çoğunlukla bilinçsiz bir korkak olmamdan ötürü hayatın gidişatına itirazım yoktu ve olamazdı. Söz gelimi, sobaya yanarken dokunulmaması gerektiğini bilmeli, buna göre yaşamalı ve bu kesin bilgiyi yaymaktan öte hiçbir gayem olmamalıydı. Soba sıcaktı; sobaya değen her çocuk canı yanınca bunu deneyimlerdi. O yüzden de dikkatli olmak gerekirdi.

İnsanları dinlemeyi severim. Anlatmaktan çok dinlemişimdir hayatım boyunca. Henüz bir çocukken, büyüklerin aralarındaki anlaşmazlıkları görünce hayrete düşerdim. Sarsılmaz bilgiler dünyasında yaşayan büyüklerimin aralarında tartışması bana çocuksu gelirdi. Hayat ve onlar hakkındaki düşüncelerim "iyi" ve "kötü"yü en uç noktalara yerleştiren hikayelerin kahramanları hakkında düşüncelerimle birebirdi. Birisi kötülük yapardı ve iyi olan bundan hayıflanır, adalet isterdi. Bu da bana gayet olağan geliyordu tabii. Bir insan kabahat işlemişse, -tıpkı benim kabahat işlediğimde aldığım uyarı ve cezalar gibi- cezasını çekmeliydi. 

Bu sıradanlık ve hayatın gidişatı beni öylesine ele geçirmişti ki; herkes gibi ama olabildiğince iyiliksever bir insan olarak yaşlanmaktan başka bir şey düşünemiyordum, uyuşmuştum. Hayatımın gidişatını kabullenmiştim; bunda saçma bir yan göremiyordum ve hatta seviyordum bu durumu. Eşyalar ve insanlar hayatıma girip çıkacaktı yalnızca. Bense bu hayatın bir köşesinde durumu en iyi şekilde idare etmeye çalışacaktım. Kaygılı ve melankolik insanlar aptaldı benim için. Hayatı düzgünce yaşamak gayesinden başka her düşünce ve duygu aptalcaydı.

Sıradan hayat yaşamak isteyen her insanın başına geldiği gibi benim de başıma bir travma geldi. Bu çok önemli bir mucize değil; bir aydınlanma anı da değil; bu resmen bir bulantıydı. Her şeyin sıradan olmasına şaşırmaya başladım bir anda. Eşyalar ve insanlar tuhaf geliyordu. Hiçbir zaman birbirine gerçek manada dokunamayan; birbirini gerçekten dinlemeyen, birbirini gerçekten anlamayan insanların ortasında kalıvermiştim. Dünyam daha da genişliyordu çünkü. İnsanların ve kendimin tuhaf basitliğini görünce bu bulantı tiksintiye dönüştü. Kitaplarda anlatılan insanların; ne bileyim bir Van Gogh'un, Nietzsche'nin, Sartre'ın ve nice mutsuzluktan geberen, kendisine kurşun sıkan, sinir buhranları geçirenleri anlamaya başladım. Bu aslında süslü cümlelerle anlatılacak bir entelektüel yalnızlık veya aydın insan olma hikayesi de değil benim için. Hiçliğe varan bir basitlik ve sıradanlık öyküsü.

Bir çocuğun, yetişkin olduğunda iyi bir iş sahibi olup çok güzel bir araba almak düşlerinden uzaklaşıp, eskiyen ve çürüyen bedenlerine çeşit çeşit kıyafet alan ben de dahil tüm bu insan ırkının saçmalığına yaklaştım. İnsanı mutsuz eden de budur aslında. Fakat çoğu zaman farkına varmaz ya da isim koyamaz bu haline. Sanatçı ise, bana göre, bu mutsuzluğu biçime sokmaktan başka bir şey yapmamaktadır.

Old Tower in the Fields
Nuenen: July, 1884
Yalnız bir bireyi düşünün; mesela kendinizi. Değer verdiğiniz her şeyi eleştirin sonra! Bunu yapamazsınız çoğu zaman; çünkü bu dünyaya sıkı sıkıya bağlısınız. Anne sevgisini eleştiremezsiniz; Tanrı'yı yerin dibine sokamazsınız; rüyalarınızda bile; aşkınızın gerçekliğini eleştiremezsiniz; babanız bir sabah ölümsüz olsa ve siz yaşlanmaya devam etseniz; onun yaşını gelip geçtiğinizde ona nasıl davranacağınızı bilemezsiniz; saygınızın ve sevginizin sınırlarını kestiremezsiniz; olağanüstü bir kaza veya afet sonucunda ölen insanlara içten içe sevindiğinizi kabul edemezsiniz; insanların kötü yaşadıklarını gördükçe mutlu olduğunuzu itiraf edemezsiniz...

Çünkü kıyafetler taşıyoruz. Patronumuza, devletimize, anne babamıza, öğretmenimize, dilenciye, hastaya, rakip takım taraftarına, başka dinden bir insana nasıl davranmamız gerektiğini gösteren, bildiren kıyafetler bunlar ve nasıl bir bataklıkta olduğumuzu anlamak da imkansız. Bunun için bile, yani kendi basitliğini ve acziyetini görmek için bile insan okumalı ve düşünmeye zaman ayırmalı üstelik.

Cep telefonlarınız, koltuk takımlarınız olmalı; her yıl tatile gitmelisiniz; arada sırada devlet politikalarını eleştirmeli; arada sırada akmayan trafiğe sinirlenmelisiniz; "gösteriş budalaları". Koskoca bir dünya heba olacak böylece. İstemediği işleri yapan, istemediği biçimde yaşamak zorunda kalan milyarlarca insan. "Ben Kimim" demeye fırsat bulamadan mezarlıkları dolduracak İnsancıklar!
"Dinleyin sürüngenler;
Sizler özel değilsiniz, Sizler güzel ya da eşi benzeri olmayan kar tanesi de değilsiniz, sizler işiniz değilsiniz, sizler paranız kadar değilsiniz, bindiğiniz araba değilsiniz, kredi kartlarınızın limiti değilsiniz, sizler iç çamaşırı değilsiniz, Sizler herkes gibi çürüyen birer organik maddesiniz..!
Bizler bu dünyanın şarkı söyleyip dans eden pislikleriyiz".
                                                                                      Chuck Palahniuk

  • Her Şeyin Ötesinde

Uygarlığın temel varsayımlarını reddetmekle geliriz bu noktaya. Mutsuzluktan başka bir işe yaramadığını da yinelemek isterim. Ama daha acı bir tarafı da vardır düşünmenin, eleştirmenin. O da daha iyi bir yaşam biçiminin olmamasıdır. Özgürlüğünün peşinde koşan bireyin hazin sonu! Kaçacak hiçbir yer yok. Bu yaşamak sancısını çekmekten; dünyanın kanserli hücresi insanlara katlanmaktan başka hiçbir seçim şansı yok.


Sanatçıların dikkat çektiği, yalnızca ve yalnızca tutamaçlarınızın amaçsızlığını göstermektir. Bundan başka bir numaraları yoktur pek. Sanatçı demek; hayata tutunacak tabuları, duygu ve düşünceleri elde edememiş; medeniyetten uzak bir kabileden gelip; uygar insanların arasına yaşamaya çalışan gözlemci, meraklı bir yerli misali yaşayan insan demektir.


Çocukluğumda kurduğum düşlerin sonuna geldim böylece; "Gecenin Sonuna Yolculuk". Kutsal bildiğim her şeyin sonu oldu bu. Kendine yaklaşmak isteyen birey, insanlardan uzaklaşır.



18 Aralık 2011 Pazar

The Good Shepherd

Still Life with French Novels and a Rose
Paris: Autumn, 1887
"Önce kelime vardı" diye başlıyor Yohanna'ya göre İncil. Kelimeden önce de Yalnızlık vardı. Ve Kelimeden sonra da var olmaya devam etti Yalnızlık... Kelimenin bittiği yerden başladı. Kelimeler, Yalnızlığı unutturdu ve Yalnızlık, kelimeyle birlikte yaşadı insanın içinde. Kelimeler, Yalnızlığı anlattı ve Yalnızlığın içinde eriyip kayboldu. Yalnız Kelimeler acıyı dindirdi ve Kelimeler insanın aklına geldikçe, Yalnızlık büyüdü, dayanılmaz oldu.
                                                                                    Oğuz Atay / Tutunamayanlar
"I am the good shepherd. The good shepherd sacrifices his life for the sheep".
                                                                                    Yuhanna / John 10:11

İnsanın yazı ile buluşmasının yaklaşık 5000 yıllık bir tarihi var. 4,1 milyar yıllık Dünya tarihine veya milyonlarca yıllık insan tarihine kıyasla oldukça kısa bir zaman dilimi bu. Yalnızca yeryüzünün en gelişkin türü olan bilinen "insan" türünün, yani "homo sapiens"in 100 ile 200 bin olarak tahmin edilen tarihine baktığımızda dahi çok kısa bir tarihimizin yazılı kaynaklardan takip edilebileceğini görüyoruz. Tarih öncesi olarak adlandırılan ve tüm insanlık tarihinin yüzde 99'unu oluşturan çok geniş bir zaman diliminden ise neredeyse haberimiz yok gibi. 

Tarih öncesi döneme ait bize ipuçları veren şeylerin tamamı arkeolojik çalışmalardan elde ediliyor. Bu çalışmalar, insan yaşamına, gelenek, görenek ve inanışlara dair çok önemli ipuçlar veriyor. Yine de insanlık tarihinin en eski yıllarına doğru adım adım ilerledikçe yetersiz olduklarını düşünmemek elde değil. Yazı kadar portatif, dayanıklı ve pratik olmayan bu bulgular; çoğu kez zamana yenik düşmüş ve yitip gitmiş üstelik. Bu yüzden insanlık tarihinin çok önemli bir bölümü böyle büyük bir gölgenin altında işte. 

Yazı ile çok önemli bir adım atmış olduk dolayısıyla. Faydası açısından bakarsak, yazı, insanlık tarihinin en önemli buluşudur diyebiliriz. Bir anda bilgi, sistematik olarak kaydedilmeye başlandı ve mobilizasyon rahatlığı sayesinde nesilden nesile aktarılan ve biriken bir yumak halini aldı. Yazı ile beraberi "aydınlanma"nın ışığı daha da kuvvetlendi tabii.

Ama çok eski insanların yaşayış biçiminden gayrısını, yani duygularını, yani yeryüzü hakkında, yaşamak hakkında düşüncelerini, düşlerini, kabuslarını bilemiyoruz. Kafamızda canlandıramıyoruz. Belki bunun bilgisine ulaşmak da zor değil ama sonuçta bunu merak dahi etmiyoruz. Bunu şunun için belirtiyorum; neden çok kısa bir tarihi çok önemli buluyoruz? Tarih öncesi insanların yaşayış biçimini vahşi ve aşırı basit bulduğumuz için mi? Kayda değer bir gelişime ön ayak olmadıklarına emin olduğumuz için mi? Onları duygularını yetersiz hatta hayvanca gördüğümüz için mi?

Şimdi bu soruları da bir kenara bırakıp; yazı ile gelen insanlık tarihine, bazı anahatlardan bakalım. "Bilim ve Teknik" dergisinin Aralık 2011 sayısında Ankara Üniversitesi profesörlerinden "Hüseyin Gazi Topdemir"e ait şöyle bir makale var; "Batı Dünyası Neden Karanlık Çağı Yaşadı?" Bu makalenin ana fikri de şu; "stoa ve epikür felsefesinin etkisi altında kalan Batı dünyası, Grek bilim anlayışını terk etti ve karanlık çağı yaşadı.
"Stoacılık, kurucusu Kıbrıs'lı Zenon olan felsefe okulu. Hellenistik felsefenin en önemli felsefelerindendir. Zenon okulunu Atina'da Stoa Poikile denilen yerde kurmuştur. Kelime anlamı olarak Stoa Poikile resimlerle süslenmiş direklerden meydana gelen bir galeri görünümündedir. Okulun bu adla anılmasının sebebi budur. Stoacılar doğaya uygun yaşamayı felsefi olarak benimsemişler ve dünya vatandaşlığını savunmuşlardır. Mutluluk dış koşullara bağlı olmamalıdır önermesini dile getirmişlerdir".
"Epikuros bir ahlak felsefesi geliştirmiştir ve felsefenin ana düşüncesi mutluluktur (eudaimonia). Temel amacın mutluluğa ulaşmak olduğunu belirtir. Felsefenin görevi de buna göre belirlenmiştir, insanın mutluluğa giden yolunu araştırmak. Klasik felsefenin soyut tartışmalarıyla Epikuros bu hedefin dışında ilgilenmemiştir. Mantık da, doğru yaşama ulaşmak için gerekli olan bilginin üretilmesini sağlayan bir araçtır. Doğru bilgi olmadan doğru eylemlilik olmayacaktır; doğru bilginin ölçütü ise ikili bir temele sahiptir, ilki duyu verileri ikincisi ise haz ve acı duyumlarıdır".
Görüldüğü gibi Roma'nın benimsediği; bilimin ve gelişmenin önünü tıkayıp, Karanlık çağın başlamasına neden olan, mutluluk ve hazcı temele dayanan bu iki felsefedir. Bu felsefelerin egemen olduğu Roma İmparatorluğu mimarlık dışında hemen hiçbir alanda, özellikle de matematik alanında hiçbir önemli şahsiyet yetiştirememiştir.

The Good Shepherd
Daha sonra peşi sıra gelen Rönesans, Reform ve Aydınlanma Çağlarını ise az çok biliyoruz. Bilime ve felsefeye gereken önem tekrar verilmeye başlamış; özellikle Alman filozoflar ve Orta Batı Avrupa'nın bilimcileri çağa damgasını vurmuş; sanat çok ileri bir boyuta taşınmıştır. Peki, bugün gelinen noktada bilinen halk tabakası neden bilimci topluluklara uzak ve hazcıdır? İşte Alev Alatlı'nın "paçozlaşma" olarak nitelendirdiği ve Karanlık Çağı yaşayan Avrupa ile benzerliğimiz bu noktada başlıyor. Halk tabakasının derinliğini kaybedip iyice yüzeyselleşmesi durumu baş gösteriyor. Sanki halk, karanlık çağı yaşarken -tıpkı Roma'nın hazcı ve mutluluk düşkünü felsefesi sahibi halkı gibi-, yöneticiler ve bir takım bilim grupları (ki ben bunları "The Good Shepherd", yani "İyi Çoban" olarak nitelendiriyorum) Grek bilim anlayışı ile hakimiyeti ele alıp, dünyayı; tıpkı Yuhanna İncil'inin John:10;11 maddesinde belirtildiği üzere yönetiyor. Sanki başımızda bir çoban var; sanki Cristo'yu tepemize dikmişler; sanki yalnızca Rio de Janeiro'ya değil, tüm dünyaya kucak açıyor.

Elinizdeki teknolojik aletlere bakın; sevdiklerinizle yaşadıklarınıza bakın; bu hayata tutunma çabanıza, oluşturduğunuz profillere bakın. Sanki, hemen her şey olması gereken bir sırayı izliyor gibi. Sanki insanı başıboş bıraksalar kan gövdeyi götürecek ama bizi düşünen, bizi bizden fazla düşünen "The Good Shepherd Cristo" buna engel oluyor ve bize çobanlık ediyor. Mutluluğu yaşayan insanlara sunup, tekdüze bir hayat içinde mutlu olmalarını sağlamaya gayret ediyor. Bu yüzden de tarih öncesi döneme ait koskocaman bir gölge var. Bu yüzdendir ki; insanların ahlaksız, erdemsiz, hayvan gibi veya bambaşka duygularla ama olması gerektiği gibi yaşadığı o devirler uzakta kaldı. Yuhanna İncili hakkında iki alıntı yapalım şimdi;

"Yuhanna İncili, Yeni Ahit'in ilk dört bölümünü meydan getiren kanonik incillerden sonuncusudur. Kelime anlamı olarak "sevgili" veya "sevilen" demektir. Balıkçılık yaparak geçinen, "Evanjelist Yuhanna" olarak da bilinen, havari Yuhanna tarafından yazılmıştır. M.S. 90'lı yıllarda yazıldığı tahmin edilmektedir.Vaftizci Yahya'nın (Yahya Peygamber) dini faaliyetlerinden, İsa'nın göğe yükselişine kadar olan zaman aralığını kapsar.
Yuhanna İncili, İsa'nın kilisesinin oluşumunu anlatır. Cennetteki krallığından insanlığa yol göstermeye devam edeceği vurgulanır. Bu anlamda, diğer inciller gibi belirli bir kesimi değil, tüm insanlığı hedeflediği düşünülebilir. "Dünya" kelimesi birçok yerde tekrarlanır. Diğer incillerde vurgulanan İsa'nın insanî veya dünyevî faaliyetlerinden ziyade doktrinlerine geniş yer ayırır.
Yuhanna incili, 27 kitaptan oluşan incil'in en felsefi, mistik ve sembolik bölümüdür, bazı araştırmacılarca Hint ve Yunan gizem kültlerinden etkilendiği iddia edilir.
İsa'nın Tanrısallığına ve özüne vurgu yapar, İsa'nın başlangıçtaki "logos" olduğu söylenir".
Son cümlede geçen "logos" kelimesine de dikkat çekmek isterim. Açıklamasını wikipedia'dan alıntılamak gerekirse;

"Logos sözcüğü Yunanca’da us ile kavrama anlamındadır. Ve duyguları kavrama anlamındaki pathos sözcüğü karşılığında kullanır. Kah anlamıyla ilgili olarak us ve bu usa dayanan söz, yasa, düzen, bilgi anlamlarını dile getirir.
MÖ 5. yüzyılda Herakleitos logos’u evreni düzenli bir bütün olarak kuran ve hareket ettiren ussal ilke biçiminde tanımlamıştır. Buna göre logos, hem oluşumların altında yatan ve onları biçimlendiren düzen ilkesi hem de evrenin böyle bir düzen olarak kavranmasında belirleyici olan bilgi ilkesiydi; evrenin kavranması belirli orantılara yani karşılıklı ilişki içindeki yas niteliğinde bağlantılara göre gerçekleşiyordu. Bu anlamıyla logos özellikle rastlantı ve gelişigüzelliğin karşıtıdır.
Herakleitos’un verdiği anlam Anaksagoras’ın baş kavramı olan “nous” dan farklıdır. Nous bir düzenleyici olarak evrenden önce de vardır ve evrene dışardan gelir, logos ise evrenle birliktedir ve evrensel oluşun içindedir.
Herakleitos her şey çıkar geçer der; evrende kalıcı olan hiçbir şey yoktur. Bu sürekli evrensel değişiklilik logos için düzenlenmiştir. Logos yasasına göre olup örtmektedir.
Platon’a göre bilgi, logosta temelleri idealar hem düşünceler hem de bu düşüncelerin ilkesiz sonsuz nesneleridir. Düşünce ile nesne arasındaki özdeşlik bu yüzdendir, yani düşünce nesnesinde her ikisi de idealarda temellendiği için uygundur.
Aristotales'e göre Logos akıl, iletişim ve eylemin toplamıdır. Aklın açığa çıkarılması bu üçü sayesinde olur. Bunlar bir insanda yoksa onda akıl da yoktur. Şeylerin nasıl ve neden oldukları gibi oluştuğunu, şeylerin nasıl ve neden oldukları gibi kalmadıkları soruları Aristotales için önemlidir ve bu soruların cevapları aklımızda vardır. Aklımızın olmasını da Logos sağlar. Aklı Logos yardımıyla açığa çıkarırız".
Logos diye tabir edilen İsa'nın konumunun, Roma'nın mutluluk ve hazla örülü Karanlık Çağı'nı başlatan Stoacı ve Epikürcü felsefeye ne kadar da benzediğini, uyum gösterdiğini fark etmemek elde değil. Yoksa, Karanlık Çağ bitmedi mi?...

16 Aralık 2011 Cuma

Başkaldıran İnsan

Edge of a Wheatfield with Poppies
Paris, France: Spring, 1887
"Her şeye karşı güvenlik sağlanabilir; ama ölüm konusunda, yıkılmış bir kalenin insanları gibiyiz".
                                                                                                                   Epikuros
"Bu geniş dünyanın özü ölüme ve yıkılışa adanmıştır".
                                                                                                                   Lukretius 


Albert Camus'nun ölümsüz denemesi; "Başkaldıran İnsan", Türkçe'ye Tahsin Yücel tarafından kazandırılmış, çok büyük bir eser. Ama şunu da söyleyeyim; resmen çevirmenin azizliğine uğramış bu kitap. Tahsin Yücel kesinlikle aydın, kültürlü biri ama Türkçeleştirme uğruna, çevirdiği eserleri berbat ediyor bana göre. Türkçe sevdalısı olmak, yabancı kökenli kelimelerin Türkçe karşılıklarını, yerleşik dile katmak çok önemlidir belki ama günlük hayatta kullandığımız kelimelerin, çoğunun öz Türkçe halini bir kaynakta; hem de felsefi bir kaynakta peşi sıra görmek ve o kitabı anlamaya gayret etmek; kılı kırk yararcasına okumak hayli güç oluyor. 

Gerçekten ilk defa bir kitabı, hem de arzuyla okurken, bu kadar çok bırakma noktasına geldim. Tahsin Yücel çevirilerini okurken insan sözlüğe ihtiyaç duyuyor resmen. Diyalektik - eytişimsel; ahlak-aktöre; kehanet-önbili; hareket-devinim; akıl-us; inkar etmek-yadsımak ve daha niceleri... Kendisi okuyucunun isteklerine boyun eğmektense, anaşılmaması pahasına veya okuyucunu tüm zahmeti göze alması pahasına, çizgisini bozmuyor. Böylece, ben sizin ayağnıza gelmem; siz benim ayağıma gelin diyor bir bakıma.

Bunları bırakıp kitaba dönelim. Başkaldırı felsefesi inceleniyor ve tarihe damgasını vurmuş düzen karşıtı düşünür, yazar ve devrimcilerin  hayata bakış açıları ve felsefeleri irdeleniyor. 

En fazla bahsi geçen inkarcılardan birisi Marquis de Sade olmuş.  Bir diğeri de Dostoyevski'nin "Karamazov Kardeşler" romanının ünlü ateisti "İvan Karamazov". Bunun dışında, Marx ve Engels'in diyalektiği geniş biçimde eleştirilmiş. Roman konusuna da değinilmiş kitapta ve kurgucu yazarların eserleri olan romanların neden ilgi gördüğüne açıklık getirilmiş. Fransız Jacobinlerinin devrim sevdası; Rus Çarlığını yıkan Bolşevik devrimi ve Nietzsche'nin görüşleri de kitapta önemli yer tutuyor. Elbette bu kitapta bundan çok daha fazlası var ama bu bahsettiklerim, genel çerçeveyi oluşturan en önemli maddeler desem yanlış olmaz sanırım.

Her devrimin zorbalık yönetimine dönüşeceğini savunuyor Camus. İnkarın ve her türlü yoksamanın, bireyin sınırlı dünyasından yola çıkarak "dünyanın anlamsızlığı"na başkaldırma dürtüsünün hiçliğe olan karanlık yolculuğunu ele alıyor. Marx ve Engels'in Komünist Manifestosu'nun yetersizliğinin nedenlerini açıklıyor. Emeğe verilecek ücretin belirlenmesinin zorluğunu genel olarak, sürekli değişen teknolojiye bağlıyor. Bu yüzden sosyalizmin "bilimsel" değil "bilimci" olduğunu söylüyor.

"İnsan, ne ise o olmaya yanaşmayan tek varlıktır" diyor Camus. Sanatı irdeliyor bir yandan da. Gerçekte insanın yapamadığı, ilerleyemediği yollardan ilerleyen roman kahramanlarından bahsediyor. Gerçeklikte en az bir yorumlama, en az bir seçicilikten vazgeçemez diyor. Fotoğrafların en iyisi bile gerçeğe ihanet eder, bir seçimden doğar, sınırı olmayana bir sınır verir, diye de ekliyor. Sonra "Kayıp Zamanın İzinde"de parçalanmış, geçmişi toplayan, Proust'nun hüznünden bahsediyor.

Gerçekten de, sonsuz bir hayatı sınırlayıp, geniş bir gökyüzünü avcumuzun içine sığacak kadar küçültüyoruz. Başkaldırıp, inkar ettiğimiz tüm o her şeyin çerçevesini kavrayacak gücümüz bile yok. Kaldı ki, erdemi; ahlakı, etiği nasıl getirelim; nasıl mutlak bir gerçeği insanların huzuruna koyabilelim? Bu saçma, dünyada insanın en doğru şekilde yaşamasının imkanını gösterecek tek bir doğru veya doğrular da yoktur. O halde, nihilizme doğru yol almaktansa; yaşamak için elimizde tek bir amaç kalır; "Başkaldırmak"...

Ayrıca;
http://www.cafrande.org/?p=9729
http://postmodernizm.blogspot.com/2011/11/marquis-de-sade.html