Pages

25 Ağustos 2011 Perşembe

Kitaplar



"Herkesin en az bir defa kendi cehennemine inmesi gerekir". Cesare PAVESE
Elimize bir kitap aldığımızda, ilk düşüncemiz, o kitapta yazan hemen her şeyin doğru olabilme düşüncesi üzerine kuruludur. Bu, her zaman yaşadığımız bir duygu değil elbette ama çoğunlukla böyle. Yani, kitabı elimize aldığımızda, uyutulmaya, kandırılmaya veya kitabın ilüzyonuna kapılmaya, ona boyun eğmeye razıyızdır. Böyle olmasını isteriz, aksini düşünmek kompleks, karışık, zorlu ve sıkıcı bir yoldur. Çünkü, yazılanları yalanlayabilecek alt yapımız çoğunlukla yoktur. Antitez üretebilecek kapasitede değilizdir. Çünkü, biz kitabın bize sunduğu teyatral havayı reddedibelecek kadar dekoru, oyuncuları, paradigmayı ve belki de en önemlisi kendimizi tanımıyor durumdayızdır olasılıkla.

Eğer itiraz edebilecek bir yeterlilik de olsaydık; bu defa da yalanlamak, reddetmek, küçük düşürmek, noksanlarını bulmak, ele ayağa düşürmek için o kitabı okuyacaktık belki de. Yani, Das Kapital’i okurken ya o ilüzyona kendimizi teslim etmişizdir ya da tüm kalbimiz ve beynimizle o’nu reddedecek kanıtlar aramaktayızdır? Bu durumun anlaşılamaz ve karanlık bir biçimde bilinçaltımızda var olduğunu düşünüyorum.

Peki ya kitaplar veya müellifleri bize doğru yolu gösteremeyecek kadar karanlık adamlarsa? Zihinleri bulanık, akli dengeleri bozuksa? Neden bir kitabı tamamen doğruluğunu teyit edecek biçimde okuyan bir kabulleniciyizdir? Biz, kitabı yalanlayabilecek alt yapıya her zaman ulaşamayacaksak neden bu kadar hevesliyiz dünyayı tanımlamaya? Peki bir kitap, kısmen olumlu yorumlara haizse? Peki, bu yazıyı okurken; yüzde kaçının yanlış, yüzde kaçının doğru; yüzde kaçının işe yaramaz olduğuna nasıl karar verebileceksiniz?

Kitapların da yanlışlarla dolu olabileceğini unutmamalıyız bana kalırsa. Ama muhakeme ve eleştiri yeteneğimizi çoktan kaybediyoruz. Ve en önemlisi, bunu sağlamanın, daha bilinçli vatandaş olmanın, sorgulamanın bize ne kadar faydalı olabileceğini çıkarsayaamıyorum.

Bu belirsizlik ve keşmekeş içinde, ilaveten şunları söyleyebilirim;

Eğer bir durum hakkında bilgilendiyseniz; onunla ilgili konuşurken, onun hatipliğini yaparken, tuhaf bir biçimde, eleştirel noktanızı tamamen kaybetmiş ve salt bir savunmacı veya dikte edici olmuşsunuzdur. Yani, bir insan ne kadar vaaz ederse, ne kadar benzer konularda yorum yaparsa, bir durumun bayraktarı, taraftarı veya yılmaz savunucusu gibi hissetmekte kendini. Bu çok tehlikeli bir nokta olabilir!

Nasıl ki bir filmi izlerken, tüm bu senaryo ve kurguya rağmen, tüm bu oyunculuğu bilinçaltımızda kabullenmemize rağmen, olaylar ve sinematografi karşısında boyun eğip, duygu patlaması yaşayabiliyorsak, kitaplar da benzer etkiler yaratabilir ve bizi anlamsız, gereksiz, ucuz veya olağan dışı bir senaryonun kabullenmesi ve hayata uygulanması noktasına itebilir.

İnsan kandırılmaya aday ve hevesli bir varlık gibi geliyor bana. Bu yazıyı yazarken bile, iç içe geçmiş bir düşünce problemi olduğunu ve paradoksal bir duruma zemin hazırladığımı görebiliyorum.

Nihayetinde söylemek istediğim şu; hemen her şeyde yapılabilecek tek anlamlı hareket, Tostoy’un da önerdiği gibi, her işimize sevgiyle yaklaşmak ve olumlu düşünmeye çalışmaktır. Bu en azından, yaşanabilir bir dünya kazandıracaktır bizlere.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder